Karabük Tarihi

Karabük ve çevresi, Antik Devirde, Homerosun İlyada destanında adından bahsettiği, “Paflagonya” (Paphlagonia) denilen bölgenin sınırları içinde idi. Paflagonyanın batısında Bitinya, doğusunda ise Pontos bölgesi vardı.
Anadolunun antik devirde bilindiği gibi siyasi, ekonomik ve toplumsal tarihi Hitit Devletinin kuruluşu ile başlamaktadır. (M.Ö. 1800-1200) Hitit Devletinin Kuzey-Batı Anadoluda komşuları ile olan ilişkilerine baktığımızda, yöremizin antik devir içinde yer alan tarihine ilişkin birtakım ip uçları elde edebilmekteyiz.
Hititlerin, Kuzey Batı Anadoluda siyasi ve askeri ilişki içinde olduğu iki ülke, merkezi Çorum yakınlarında Osmancık ilçesine yakın bir yerde kurulu olduğu tahmin edilen Palalar ile, merkezi Timonion kenti olarak bilinen Araç ve Kastamonu arasında yaşayan Tum(m)analardı.Hititlerin özellikle yöremize yakın olması yönüyle Tum(m)analarla kurduğu dostane olmayan ilişki bizim açımızdan çok önemlidir. Şöyleki; Hitit imparatoru, I. Suppiluliuma, Tum(m)ana Ülkesine sefere çıktığında, Kastamonuya şu yol güzergahını izleyerek ulaşmıştır: Amasya, Suluova, Vezirköprü, Kunduzdağı etekleri, Çankırı, Hadrianapolis(Eskipazar-Bayındır Köyü) ve Kastamonu. Buradan anlaşılacağı üzere, Karabük ve çevresi, antik devirde Hititlerin Kuzey-Batı Anadoluyu kontrol altına alma amacına hizmet eden bir ordu yolu geçit bölgesi idi.

Hitit Devletinin Tum(m)ana Ülkesi ile olan ilişkilerinde dikkat çekici bir nokta da şu oldu: Hititler Kuzey-Batı Anadoluya girdiklerinde bölgede yer alan ülke, kent ve nehir adlarına Boğazkale tabletlerinde yer verdiler. Buna göre, Karabük kent merkezinden geçen Araç Çayına Hititler, Sariia derlerken, Azdavay, Daday, Devrekani ve Eflani arasındaki ülkeye Sappa Ülkesi, Eflani yakınlarında olması muhtemel kente de Haluna (Grekçe karşılığı Lenos olan bu kentin adı yün anlamına gelmektedir) adını verdiler.
Hititler, I.Suppiluliuma ve II. Murşilin Kuzey-Batı Anadoluya düzenledikleri seferlerle Tum(m)anayı, Hattuşaşa bağlı bir eyalet haline getirdiler.
Hititlerin, Kuzey-Batı Anadoluya bu denli ilgi göstermelerinin askeri ve siyasi nedenler dışında ekonomik nedeni ne olabilir mi? Bölgede yapılan son arkeolojik kazılardan anlaşılacağı üzere Hititlerin maden işleme atölyeleri bu topraklardan çıkmıştır.Gereksinim duydukları bakır madenini Hititler, Kuzey-Batı Anadoludan gidermek isteyince yöremiz, ister istemez, Hitit ve Tum(m)ana arasındaki savaşlara geçit alanı olmaktan kendini kurtaramamıştır.
Karabük ve çevresi, Hititlerin, MÖ. 1200 göçleriyle yıkılmasından sonra Frig etkisi altına girdi. Friglerle başlayan dönemde Anadolunun toplumsal ve siyasal yapısı bütünüyle değişti. Kuzey-Batı Anadoluda Kastamonuya kadar olan alana yerleşen Friglerin yöremizde yerleşmiş olarak göründükleri tek yer, arkeolojik kazı sonuçlarına göre, Ovacık ilçesine bağlı Kışla köyüdür. Burada bulunan Hesem Değirmen adı verilen yapının kapısı Frig dönemine aittir.
Friglerin, Kuzey-Batı Anadoluda egemenliği MÖ.676 tarihine kadar sürdü. MÖ.695te Kafkaslardaki İskitlerin (Sakalar) kovaladığı Kimmer oymaklarının bir bölümü Frigya topraklarına girdi. Bütün Frig yapılarını yerle bir eden bu topluluklar,geriye kaya mezarlarından ve tümülüslerden başka bir şey bırakmadılar.
MÖ.750-550 tarihleri arasında Kuzey-Batı Anadolunun kıyı kentlerinde Helenler koloni kentleri kurarken (Heraklia,Amastris ve Sinope gibi vs0)İç kısımda yani Paflagonyada Kimmerlerin yol açtığı siyasi belirsiz devam ediyordu. Nihayet bu siyasi karışıklığa Lidya Kralı Ardis, MÖ.625 tarihinde son verdi.
Lidyalılar (MÖ:633-546),Kuzey-Batı Anadoluyu doğrudan kontrolleri altına almadılar. Bunun nedeni, özellikle Karadeniz kıyılarında kurulmuş olan Helen kolonilerinin daha serbest ticaret yapmasına ortam yaratabilmekti. Çünkü Lidyalılar bir tüccar kavim olarak iç kısımlardan topladıkları tarım ürünlerini bu kolonilere pazarlamakta idiler. Ege Bölgesinde de aynı ticari ve siyasi politikayı izledikleri bilinmektedir. O nedenle Karabük çevresinde, hatta Kastamonu da ve Karadeniz kıyılarında Lidya etkisi yok gibidir.
Lidya egemenliğine Persler (MÖ.550-331) son verince Kuzey-Batı Anadolu bu seferde Pers egemenliği altına girdi. II.Kiros zamanında Anadolunun denetimini ele geçiren Persler, Anadoluda 24’e yakın satraplık (eyalet) kurdular. Bunlardan biri de Daskileon Satraplığıydı. Bu satraplık MÖ.V.da ikiye ayrıldı. Kızılırmaka kadar uzanan güney bölümünde Frigya Satraplığı, kuzeyde Partheniosa (Bartın)dek uzanan topraklara da Pontos Satraplığı adı verildi. Anlaşılacağı üzere Karabük ve çevresi, MÖ.V ve IV.yüzyıllar arasında Pers egemenliği altında idi.
Helenizm Uygarlığının yaratıcısı olan Büyük İskender, Pers İmparatorluğunu yıkınca, Anadoluda bulunan Pers satraplıkları birdenbire bağımsızlıklarını ilan ettiler. (MÖ.331).Büyük İskenderin ölümüyle birlikte, komutanları kendi aralarında anlaşmazlığa düştü. Bu durumdan yararlanan Kios (Gemlik) Tiranı Mitridates Ktistes, Paflagonyaya geldi ve Olgassos (Ilgaz) Dağı yaylasındaki Kimiata yöresine yerleşti. (M.Ö.301) Böylece bölgede Pontos Krallığının temelleri atılmış oldu.
Pontos Krallığı siyasal yaşamı süresince,Bitinya ve Romalılarla savaştı. Bitinleri yenmeyi başardılarsa da güçleri Romaya yetmedi. Roma, M.Ö.64 tarihinde, Pontos Kralı Mitritades Evpatora büyük bir darbe vurdu. Böylece iç Paflagonya bölgesi bu tarihte Romalıların eline geçti.
Bölgemizde Pontos Krallığı yıkılma süresince girerken Romanın o sırada Anadolu fatihi olarak adını tarihe yazdırmış komutanı olan Pompeius, İç Paflagonya Bölgesini(Çankırı, Karabük ve Kastamonu illerini kapsar) buranın eski önderi Pilaimenesin soyundan geldiğini ileri süren Attalosa bağışladı. İç Paflagonyada, Taşköprüyü de içine alacak biçimde Pontos Polemoniacus Eyaleti kuruldu.

Karabük ve çevresinde Roma Döneminden kalma birçok yapı mezar ve yerleşim alanı bulunmaktadır. Roma Döneminin yöremizdeki en önemli yerleşim alanı Eskipazar sınırlarındaki, Hadrianopolis Kentidir. M.S.126 yılında bu adı alan kentin asıl adı Kaisareis Proseilemmenitaidir. Kentin kuruluş tarihi tam olarak bilinmemekle birlikte M.Ö. 64 tarihini kabullenmek yanlış olmayacaktır.
Eskipazar ilçesine bağlı Deresamail (Dereköy,Degirmendere Mah.), Boncuklar (Yahyalar Mah.), Tamışlar (Emiroğlu Mah.) köylerinde bulunan 20ye yakın Grekçe yazıttan yöreye ilişkin çok ilginç bilgiler öğrenmekteyiz. Buna göre; merkez Deresamail arazisindeki Asar Tepe olmak üzere bu köy ve mahallelerin bulunduğu bölgeye Kimistene adı verilmektedir. Kimisteneye bağlı Endeiron Köyünün bugün Emredore adıyla yaşadığını ve bu köyün kurucularının M.S.I.yyda, eski Yugoslavyanın Dalmaçya bölgesinde bulunan Enderondan gelmiş olduğunu tapınak yazıtlarından öğrenmekteyiz. Kimistenede, yine yazıtlardan öğrendiğimize göre Karadeniz kıyılarındaki Amastris(Amasra) Ege kıyılarında Halikarnassos (Bodrum)dan, Romadan ve Dalmaçyadan gelen insanlar bulunmaktadır. İmparator Caralla (211-217) ve Diocletianus (284-305)un heykel kaideleri; Zeus Kimistenos; Demeter ve Kore, Artemis Kratiane ve Hermes kültlerini ilgilendiren tapınak ve sunak yazıtları; bazı aileleri birkaç kuşak tanıtabilen mezar yazıtları, Kimistenenin Roma İmparatorluk dönemi içinde çok önemli bir yerleşme olduğunu açıkça göstermektedir.
Karabük ve çevresinde Roma döneminden kalma ünlü yapıtlar arasında, Sipahiler Köyü Küre Havuzu (Roma Döneminde maden eritme ve işleme atölyesine sahipti), taşları köylüler tarafından ev inşattlarında kullanılmış olan tapınak ve sunak Safranboluda Hacılarobası köyünde bulunun İnkaya Kaya Mezarlığı, Akveren ve Yörük Köyleri arasında kalan Horozini Kaya Mezarları daha birçok yapı yer almaktadır.
İç Paflagonya bölgesi uzun zaman Roma yönetiminde kaldı.Yöremizde çok sayıda Roma döneminden kalma eser olması bundan kaynaklanmaktadır. 395 yılında Roma İmparatorluğu ikiye ayrılınca yöremizde bu seferde uzun sürecek bir Bizans dönemi başlayacaktır.
Antik dönemin konusu olmamakla birlikte, Bizans, 622 yılında Anadoluyu dolayısıyla Paflagonyayı, İran(Sasani) istilasından kurtardıktan sonra Anadoluda yeniden askeri ve sivil örgütlenmeye gitti. Bizans İmparatoru Heraklius, Anadoluyu 17 Teme (eyalete) ayırdı. Bunlardan birisi de Karabük ve çevresinin içinde bulunduğu Paflagonya Temi idi.
Bizans döneminde Paflagonyanın tarihi açık ve belirgin değildir. Bildiğimiz tek gelişme, bölgenin VIII.yydan başlayarak, 922 yılına kadar olan süreçte, Bizans-Müslüman Arap çatışmasına konu olmasıdır. Bu çatışmalar sırasında bölgede Roma döneminde yapıldığı sanılan Eflani Şatosu, bir akritai olan (Bizans dilinde müstahkem kale) Safranbolu ve Kastamonu kaleleri, Müslüman Araplara karşı verilen mücadeleler sırasında bölgede ön plana çıkmışlar ve adlarını duyurmuşlardır. Yine Bizans döneminde Eskipazar ve Safranbolu birer piskoposluk merkezi olarak yörede etkin dinsel yerleşim alanları durumuna gelmiştir.
922 yılına kadar süren Bizans-Müslüman Arap çatışması,Kuzey-Batı Anadolu kentlerini tahrip etmekle kalmadı aynı zamanda yoksullaştırdı.Bölgede bulunan köylüler,tarım arazilerini bırıkarak kalelerin içine sığınmaya başladılar.Güvenlik sorunu bölgede tarımsal üretimin düşmesine neden oldu.Bizans Devletinin feodalleşmesi süreci hız kazandı.Bölgedeki otoritesizliği göstermesi açısından 1100 yılları dolayında Eflani Şatosunun çapulcular tarafından soyulması ilginç bir gelişmedir.
Bizans döneminden kalma yöremizdeki en önemli yapı unsuru kuşkusuz, 116 metre uzunluğundaki İncekaya Su Kemeridir. Bu kemerden Safranboluya 7.5 Km. mesafeden künklerle su getirilmiştir. Bu su kemeri 18. Yüzyılın sonlarına doğru III. Selimin Sadrazamı İzzet Mehmet Paşa tarafından yeniden onarılmış ve Safranbolunun su ihtiyacı giderilmeye çalışılmıştır.

SELÇUKLU VE OSMANLI ZAMANINDA KARABÜK

1071 Malazgirt Savaşından sonra Türkler Anadolu içlerine doğru hızla ilerlemeye başladı. 1075de İzniki ele geçirerek Anadolu Selçuklu Devletini kuran Süleymen Şaha bağlı Türk beyleri de Anadoludaki belli başlı Bizans kentlerini birer birer ele geçirdiler.
Kuzey-Batı Anadolunun Türkleşmesi ve burada bulunan Bizanslılara ait müstahkem kalelerin belli bir süre için de olsa Türklerin eline geçmesini sağlama açısından önemli isim hiç kuşku yok ki, Emir Karatekindir. Anadolu Selçuklu Devletinin kurucusu olan Süleyman Şahın Komutanlarından biri olan Emir Karatekin, 1082 tarihinde Çankırıyı fethettikten sonra, Karabük çevresinde yer alan kentlere yönelmiş, 1084 tarihinde büyük bir olasılıkla Ovacık (?), Eskipazar (?), Eflani ve Safranboluyu almış, bol ganimet elde etmiştir. Karadeniz Ereğlisi Tarihinin yazarı Tahsin Aygüne inanmak gerekirse, Anadolu Selçuklu Devletinin kurucusu Süleyman Şah zamanında bütün Bitinya, Paflagonya ve Galatya toprakları ile Ereğli, Bursa ve İznik, Bizansın elinden alındı.
Bizans çok geçmeden uyguladığı siyasetle, Sinopa kadar Türklerin eline geçen bu toprakların İmparatorun eline geçmesini başardı. Şöyleki, İmparator Aleksios Kommenos, Sultan Melikşahın gönderdiği Siyavuş adındaki elçiyi kandırarak kendi tarafına çekti. Nitekim Siyavuş, Sultan Melikşahın mektubunu göstererek Emir Karatekini, Sinopu ve öteki şehirleri terk etmeye zorladı. Böylece topraklar yeniden Bizansın eline geçti.
I.Haçlı Seferi, Anadolu Selçuklu Devletini büyük bir sarsıntı ve zaafa uğrattı. Bu durumdan yararlanan Bizans, Kuzeybatı Anadoluda bulunan kentleri yeniden işgal ettiler, Anadolu Selçuklu Devletinin I.Haçlı Seferi nedeniyle sarsıntı geçirdiği bir devrede, Anadoluda diğer bir Türk Devleti, Danişmentliler üstünlüğü ele geçirdiler. Danişmentli Emir Gazi, 1129da Karadenizde, Bizans kumandanlarından Cassionosun yönetimindeki bazı yerlere sahipolmayı başardı. Bu yerleşim merkezlerinin içinde Kastamonuda vardı. Ancak Bizans İmparatoru Ioanes II.Komnenos, Danişmentlilere ait bu yerleri ele geçirdi. İmparator döner dönmez harekete geçen Emir Gazi, Kastamonuyu ve Bizanslıların ele geçirdikleri yerleri aldı.(1133). İmparator yeniden Kastamonu önünde göründüğünde Emir Gazi artık hayatta bulunmuyordu. (Eylül 1134) Onun yerine oğlu Melik Muhammed emirliğin başına geçti. Bizans imparatoru Ioannes Komnenos, Danişmentlilerin kendi arasındaki mücadeleden yararlanarak, Selçuklu Sultanı I.Mesutla anlaştı. Ancak, Danişmentli Melik Muhammed, Sultan Mesutu bu anlaşmadan caydırmayı başardı. Bizans İmparatoru buna rağmen Kastamonu ve Çankırı dolaylarını ele geçirdi. Ancak İstanbula İmparator döner dönmez Türkler yine bu iki kente sahip olmayı başardılar. Söylemek gerekirse bu dönemde, Kuzey-Batı Anadolu kentleri sürekli Bizans, Selçuklu ve Danişmentliler arasında el değiştirerek bölgede siyasi açıdan iktidarsızlığa ve başıboşluğa neden oldu. Anadolu Selçuklu Sultanı II.Kılıç Arslan (1155-1192) aşağı-yukarı 30 yıldır hüküm sürdüğü siyaset sahnesinde artık yorulmuş ve görevini gereği gibi yapamaz hale gelmişti. 1186 tarihinde Selçuklu Devletini 11 oğlu arasında bölüştürdü. Bu bölünmeye karşın özellikle uçlarda bulunan Melik Ruknettin II.Süleyman Şah, Muhiddin Mesut ve Gıyaseddin Keyhusrev, Bizans içlerine akınlar yaparak, Selçuklu sınırlarını genişlettiler, Bunlardan Ankara Meliki Muhiddin Mesut, Kastamonu taraflarında Bizanslılara karşı birbuçuk yıl gaza yaptı. Bu gazalarının birinde o zamanki adı Dadybra(Zalifra/Safranbolu) olan kaleyi, dört ay mancıklarla kuşattıktan sonra fethetti (1196). Nihayet Muhiddin Mesut, Hıristiyan halkın kaleyi terk etmesi koşuluyla bir anlaşma yaptı. Bu arada Bizans İmparatorunun isteği ile Baba Dağı Garnizonundan kaleye yardım için gelen bir Bizans birliğini de, yolda Selçuklular pusuya düşürdü.
Safranbolu kalesinin alınmasıyla Türkler yöreye hukuken de egemen oldular ve kalenin “Dadybra” olan adını “Zalifre” olarak değiştirdiler. Bu fetih hareketi ile birlikte yöredeki Türk egemenliğinin sınırları Bartın çayı üzerindeki Derbent mevkiinden kuzey-güney doğrultusunda uzanan hattın doğusunda kalan toprakları içerdiğinin görmekteyiz. 1197 yılında Devrek’in de fethiyle Bizansla olan sınır Kastamonu-Devrek ve Bolu hattına kaydı. Bu tarih itibariyle Karabük ve çevresi bütünüyle Selçuklu kontrolü altına girdi.
Kuzey-Batı Anadolu, Bizans-Selçuklu arasında sınır bölgesi olması nedeniyle sık sık istilalara ve yönetim değişikliklerine sahne oldu. Bölgenin tekrar Türklerin eline geçmesi 1213 yılına rastlar. Emir Karatekinin soyundan gelen ve Selçuklu hükümdarı Alaaddin Keykubatın umerasından Hüsameddin Çoban yönetiminde Türkler, Kastamonu ve çevresinde yeniden egemenlik kurdu. Böylece Selçuklu Devletinin sağ uç beylik merkezi Kastamonu, beylerbeyi de Hüsamettin Çoban oldu. XIII.YYın sonlarına kadar bölgede hüküm süren Çobanoğlu Beyliği döneminde yöre çok hareketli anlar yaşadı. Selçuklu Devletinin 1243 Kösedağ Savaşı ile zayıflama sürecine girmesiyle, bu beylik zaman zaman Moğol kökenli İlhanlara bağlı kaldı.
Çobanoğlu Beyliğinin Kastamonu ve Karabükü içine alan bölgede etkinliği 1280 tarihinde sona erdi. Bu sefer de merkezi Safranbolu olmak üzere Safranbolu-Gerede hattı üzerinde etkili bazı tarihçilerin Umuroğulları Beyliği ya da Zalifre Türk Beyliği dedikleri bir beylik kuruldu. Çeşitli kaynaklardan öğrenilebildiği kadar bu beyliğin bilinen önemli şahsiyetlerinden biri Şahbeydir. En geç 1309 yılında kurulduğu kabul edilen Candaroğulları Beyliğinin 1326 yılına kadar Safranboluyu almayı geciktirmesinin nedeni, Umuroğulları Beyliğinin Karabük ve çevresine egemen olmasından kaynaklanmaktaydı.
XIV.Yüzyılın başlarına gelindiğinde Eflanide oturan Candar ailesinin (1309) bu bölgede beylik kurduğuna tanık olmaktayız. Candar ailesinin atası ve isim babası Şemseddin Yaman Candarın oğlu I.Süleyman Paşa, beyliği Eflani dışına taşımak istedi. Kastamonuyu Çobanoğullarının son beyi Mahmut Beyden savaş sonucunda aldı. Beyliğin merkezini Kastamonuda kurdu. Candaroğulları Beyliğide, egemenlikleri altına aldıkları yerleri eski Türk Devleti anlayışı gereği hanedan üyeleri arasında bölüştürdü. I.Süleyman Paşa, Candaroğulları Beyi sıfatıyla; fethedilen Safranboluya oğlu Ali Beyi, Sinopa da İbrahim Beyi atadı.
Candaroğulları Ali Beyin Safranboluda hüküm sürdüğü sırada Gerede üzerinden, 1332 yılında Safranboluya gelen Arap gezgin İbni Batuta o yıllar Safranbolusunu; “Burası tepe üzerine kurulmuş küçük bir kasabadır. Tepenin eteklerinde hendek dağın zirvesinde ise kale inşaa edilmiştir.” sözleriyle betimlemiştir. Buradan da anlaşılacağı üzere Safranbolunun şehirleşmesi Candaroğulları döneminde başlamıştır.
1326 yılından Safranbolunun Osmanlı egemenliğine kesinlikle geçtiği 1416 yılına kadar kentin her iki beylik arasında bir kaç kez el değiştirdiği görülmektedir. Candaroğullarının, Gerede istikametinden gelecek olan Osmanlıları gözetlemek için, çok geniş görüş alanına sahip Karabüke bağlı Kapullu Köyünü tahkim ettikleri bu köye kendilerine sadık bir topluluk yerleştirdikleri, köyde bir takım Candaroğlu vakıflarının bulunmasından anlaşılmaktadır. Bu köyde aynı zamanda Osmanlı vakıflarının da bulunması, Osmanlılarında, Candaroğulları gibi aynı siyaseti izlediğinin bir göstergesidir. Osmanlı Devletinde XVI.Yüzyıla ait Anadolu Eyaletine bağlı Bolu Sancağında kurulu bulunan vakıf kayıtlarının birinde “Taraklıborluda Karabük Köyünde Arif Şeyhin Devletşeh Divanındaki 1979 akça geliri olan yeri meşihatlık için vakıftır. Candaroğlu Bayezıd Begden ve Süleyman Paşa zamanından” denilmektedir. Bu vakıf gösteriyor ki, Kapullu Köyü gibi Karabük Köyü de Candaroğulları döneminden itibaren kurulu olan köyler arasındadır. Karabük ile ilgili olarak elimizde bulunan en eski belgede bu vakıf kaydıdır.
Karabük ve çevresinde Candaroğulları ile Osmanlılar arasında 1326-1416 tarihlerinde gerçekleşen mücadelelerde, yörede bulunan Türkmen boyları genelde Osmanlıların tarafını tutmuştur. Osmanlıların bu bölgede bulunan Türkmen boylarına yeni fethedilecek, gaza ve cihad yapılabilecek topraklar vaat etmeleri en önemli etkendir.
Karabük ve çevresinde 1392 tarihinde Yıldırım Beyazıt ile başlayan Osmanlı egemenliği 1402 Ankara Savaşı ile yeniden son buldu. Ankara Savaşı sonucunda Timurun Anadoludan çekilmesi ile Anadolu Beylikleri yeniden canlandı. Bunun sonucunda 1402 tarihinde Candaroğulları, Karabük ve çevresine yeniden egemen oldular. Bu duruma karşın yörede Osmanlı İdari ve siyasi yapısının örgütlenmeye başlama süreci olarak 1392 tarihine temel almak yanlış bir düşünce olmayacaktır. Bu tarihten sonraki gelişmeleri Osmanlılar dönemi içinde anlatmanın doğru olacağı inancındayız.

Ertesi gün kasabada 700 piyade ve 300 süvariden oluşan Hilafet Ordusu Dayıoğlu kumandanlığında geliyor diye söylenti çıkarıyorlar.Halbuki kasabaya çıka çıka 50 kadar yağmacıdan başka hiç kimse çıkmıyor. O sabah bu eşkiyalar, tekbir getirerek, hacdan geliyormuş gibi şehre dahil oluyorlar. Kıranköy Rumlarıda çalgı ile bunları takip ediyor. Bu şekil üzere eşkiyalar kısa zamanda Safranboluda hakimiyeti ele geçiriyorlar. Safranbolu kaymakamının verdiği listede yazılı 21 kişiyi ilk iş olarak gözdağı vermek için tevkif ediyorlar. Tutuklamaya neden olan olay ise, sözüm ona bir söz üzerine gerçekleşiyor. Şehirden Hüseyin Usta, Saatçi Nuri, İdadi Müdürü, aşağılayıcı bir vaziyette, Dörtbuçuk yağmacıya kanan Safranbolu Türküne yazık biçiminde söz söylüyorlar. Ancak eşkiyalar, eşraftan bazılarının baskılarına dayanamayarak, tutukladıkları kişileri serbest bırakmak zorunda kalıyorlar.”
Geredeli Dayıoğlu İbrahim Ağa, Safranboluya 23 Nisan 1920 tarihinde giriyor. Aynı gün yani Cuma günü Ankarada dualarla TBMM açılıyor. Safranboluyu basan asilerde o gün dualarla şehre giriyorlar Ancak Safranboluda okunan dua dini kendi çıkarları için kullanmak isteyenlerce, kardeşi kardeşe düşürmek için okunuyor.
Safranbolu Olayının baş kahramanlarından Dayıoğlu İbrahim Ağa 28 Nisan 1920 tarihinde,Müttehit Gönüllüler Komutanı ünvanı ile, Harbiye Nezaretine şu telgrafı çekiyor: “İstanbuldan İneboluya top ve makimalı tüfeklerle mücehhez bir askeri birlik göndererek Kastamonunun işgal edilmesi, Mustafa Kemalin ricat hattı kesilerek Anadolunun ve bütün kıtalarının hilafet ve saltanat tahtı etrafında toplanmasının sağlanması” gerekmektedir.
Kastamonu Valisi Cemal Bey, (Hatipzade Ahmet Cemal), Düzce Ayaklanmasını öğrenince, ayaklanmanın il sınırları içine sızmaması için elindeki güvenlik güçlerini ikiye ayırmış, birincisini Binbaşı Şevket Bey komutasında, Araç-Safranbolu yönüne, diğerini de Çankırı-Çerkeş yönüne doğru göndermişti. Vali Cemal Bey, 29 Nisan 1920de Mustafa Kemal Paşaya gönderdiği tel yazısında: “Dışarıdan gelen bazı fesatçıların kışkırtmalarıyla Safranboluda dükkanlar kapanmış, telgraf muharebesi kesilmiş, önceden oraya gönderilmiş olan Jandarma Takım Komutanının vazifeden men edilmiş olduğu,ayrıca Çerkeş ve Safranboluya gönderilen milli kuvvetlerin, dün ilçeye vukuatsız girdiği ve her iki ilçede de sıkı yönetim ilan edildiği(ni)” bildiriyordu. Mustafa Kemal Paşa, 30 Nisan 1920 tarihinde bu tel yazısına verdiği cevapta, Vali Cemal Beye: “Bugün valiliklere tebliğ edilen Hıyanet-i Vataniye kanununun uygulanmasını” emrediyordu.
Vali Cemal Beyin bu tel yazısı üzerine Kastamonu ili çevresinde başlattığı uygulamaları gözden geçirmeden önce, Safranbolu Olayının nasıl sona erdiğine bakmak gerekiyor: 29 Nisan 1920 günü Geredeli Dayıoğlu İbrahim Ağa komutasında sayısı yüzü bulan kuvvetler atlı olarak Araç üzerine oradan da Kastamonuya gitmek üzere harekete geçiyor. Dayıoğlunun amacı; “Kastamonu Fatihi” ünvanını biran önce alabilmektir. Bu arada kendisine yörenin tanınmış eşkiyası Ovacıklı Eğri Ahmetde katılır. Dayıoğlu, kuvvetlerin askeri yönetimini ona verir. Bu ordu Safranboludan o zamanlardaki koşullarda bir saat uzaklıktaki Toprakcumaya gelir. Günlerden Perşembe günü tam bu sırada, Kastamonudan gönderilen Kuva-i Tedibiyenin Yağlıca Köyüne geldiği haberi, Toprakcumada bulunan asilere ulaşır. Kastamonunun fethine hazırlanan ordu (?) şaşırır. Safranbolu Kaymakamı, Dayıoğlu İbrahim Ağa ve Eğri Ahmetde dahil herkes kaçmaktan başka hiçbir şey düşünemezler. Geri kalanlarda istikbali Safranboluya dönmekte ararlar. Safranbolu kaymakamı Araç istikametine doğru kaçmaya başlar.Gece saat bir sıralarında, Kuva-i Tedibiye Kumandanı Binbaşı Şevket, Safranboluluların alkışları arasında kasabaya girer. Binbaşı Şevket doğrudan hükümete çıkar tutuklular salıverilir. Kaçanlara,adamlar gönderilerek teslim olmaları istenir. Gece yarısı anlaşılır ki, Dayıoğlu, Kaymakam, Kadı, Posta Müdürü, Müddei Umumi, Komiser Ragıp ve Sami, firara kadem basarak çoktan Gerede yoluna doğru hareket etmişlerdir. Diğerleri de sabaha karşı Safranboluya dönmüşler, ancak yolda Komutanları Eğri Ahmet tarafından bir bir soyulmuşlardır. Bundan sonrasını Açık Söz gazetesinde yayınlanan mektupdan dinleyelim: ” Daha sair gidenlerden sabaha karşı Safranboluya dönmeye başlamışlar, ve fakat yolda silah ve paraları serdar-ı mükerremleri Eğri Ahmet tarafından kamilen soyulmuş. Bin nedamet, tövbeler kıyamet kopuyor”
Olayların değerlendirmesini yapan ve o günlerde Kastamonu havilisinde kumandanlık yapmakta olan Nurettin Peker, İstiklal Savaşının Resim Ve Vesikaları adlı kitabında şu görüşlere yer verir: “Şevket Bey Safranboluda bu vakaya ön ayak olanları şiddetle cezalandırabilirdi.Fakat bu vakayı çıkaranlar Kaymakam,Kadı gibi memurlardı.Safranbolulular gibi açık yürekli ve uyanık insanların,üçbeş çapulcuya kapılıp millet buyruğuna karşı gelmeyecekleri çok doğaldı. Nitekim, Hilafet ordusuna karışanların bir çoğunun zorla götürüldüğü, silah patlamadan geri dönmeleri ile anlaşılıyordu ”
Mustafa Kemalin valiliklere gönderdiği Hiyanet-i Vataniye kanunu uygulayın emri Safranbolu Olayı için uygulanmış mıdır.?Bu emri alan Kastamonu Valisi Cemal Bey önlem almak üzere kendi görev bölgesine şu bildirimi yayınlamıştır: “Safranbolu da dışarıdan gelen bazı bozguncuların baştan çıkarmaları ve kandırmaları ile dükkanları kapatarak telgraf haberleşmesini kestiklerive önceden oraya gönderilmiş olan Jandarma Tabur Kumandanını göz altına aldıkları ve Çerkeş İlçesinde dahi gene dışardan esen bozgun havası ile fiili değil ise de şüpheli bazı hareketleri ve durumları hissedilmekle,her iki ilçeye yeterli kuvvet gönderilmiştir. Çerkeşe gönderilen kuvvetlerimiz,önceki gün oraya ulaşmış ve uysal ve masum halkın içten gösteri ve karşılamaları ile şehre girdiği gibi Safranboluya yollanan kuvvetlerimiz dahi olaysız dün gece Safranboluya girdikleri,Kuva-i Tedesiye Kumandanlıklarından alınan telgraflardan anlaşılmış ve ön ayak olan bozguncuların amansızca kovuşturulması ve cezalandırılmaları ve Safranboluda sıkıyönetim ilanı Kuva-i Tedibiye Kumandanlıklarına emredilmiştir.Yabancı paraları ile satın alınmış birtakım vatansız hainlerin İslam arasına ayrılık ve karıştırıcılık sokmak için giriştikleri haince eylemlerin her yerde amansızca cezalandırılacağı kamuya duyurulur ve devamlı Ulu Tanrının yardımından şifa beklendiği bildirilirKastamonu valisi Cemal”.
Bu duruma göre, Safranboluda Hıyanet-i Vataniye Kanununu uygulayacak görevli, Binbaşı Şevket Beydir. Gerisini, Nurettin Pekerden dinleyelim:” Şevket Bey Safranboluda şiddet göstermemişti. Safranbolu Vakası İstiklal Savaşı tarihinde baştaki memurların sebebiyet verdiği bir macera olarak kalacaktır, halkın kabahati yoktur.Evet, Binbaşı Şevket Safranbolunun ruh halini iyi bilen bir Kastamonulu olduğu için büyümeye müsait bir çıbanı deşip kanatmadan iyi ettiği halde yine de acı söyleyenleri, şikayetçileri oldu. Şevket Bey, Safranbolu Vakasında görevini kötü kullandığından Ankaraya gönderilmiş ve İstiklal Mahkemesince yargılanmış ise de nihayet beraat etmiştir.”
Anlaşılacağı gibi Binbaşı Şevket Bey, Safranboluda Hiyanet-i Vataniye Kanunu uygulamamış, bu nedenle de suçlu duruma düşmüştür. Bu noktada, Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Reisi Dr. Ali Yaver Beyin, daha Safranboluya girmeden Eflani yolu üzerindeki buluşmada gerçekleri Binbaşı Şevket Beye anlatmış olması, onun tutumunu değiştirmesinde etkili olmuştur.
Kurtuluş Savaşı sırasında yörede eşkiyalık almış-yürümüş olup bunların Eğri Ahmet çetesi dışındaki en ünlüleri, Eflani civarında Yanık Hüseyin ve Arap Çavuş çeteleri; Karabük civarında Zopranlı Sarı Efe ve Eskipazarlı Kel Sait Çeteleridir. Dayıoğlu olayından sonra Eğri Ahmet Çetesi, Dr. Ali Yaver Atamanın çabalarıyla Kuva-i Milliye tarafına geçerek Sakarya cephesine sevkedilmiş, ancak bir süre sonra bu çete üyeleri cepheden firar etmiştir.
Kurtuluş Savaşında Safranbolu,Kuva-i Milliyenin deri ve ayakkabı ihtiyacını karşılamıştır. Bunun için Safranboluda Tedarik-i Vesait-i Harbiye Komisyonu kurulur ve başına da askerlik şubesi Reisi getirilir. Bu komisyonun üyeliklerine ise Kaymakamlık ve Belediye Meclisi Temsilcileri seçilir. Oluşturulan bu Tedarik-i Vesait-i Harbiye Komisyonu üyeleri, aralarında aldıkları karar gereği, Ankara ile temasa geçilmesine ve Safranbolunun bu koşullarda yapabileceği yardımı saptamaya çalışır. Ankara, asker için bedeli karşısında kolsuz asker yeleği ve yemeni dikimi ister. Bunun üzerine Safranbolulu hanımlar, kendilerine ordu tarafından verilen pazen kumaş ve pamuklulardan asker yeleği dikmeye başlar. Bu iş için uygun evler haftada enaz 10-15 adet yelek dikmeyi başarırlar. Böylece Safranboluda binlerce asker yeleği dikilip orduya teslim edilir. Burada belirtmek gerekirse, Safranbolulu Rum kız ve kadınları bu işe iştirak etmezler. Ayrıca yemenilerin oltan denilen dikişçileri Rum ustalar biz Türk Ordusuna yemeni dikmeyiz diye karşı çıkarlar. Bu durum Arastadaki Türk yemenicileri zor durumda bırakır. Ancak yine de eskiden olduğu gibi Türk ustalar buna rağmen orduya yemeni hazırlamaya devam ederler. Hızlı bir biçimde yemeni imal edebilmek için 24 saat sürekli vardiya halinde çalışarak üretimi aksatmazlar.
Safranbolu Arastasında (Çarşısında) 48 dükkandan birisi kahveci, ikisi makinacı, birisi de çamurlukçudur. Kurtuluş Savaşı sırasında 40 dükkanda yemeni dikilip üretim yapılmıştır. Haftada 11.000 çift yemeni dikilmiştir. Sakarya Savaşı ve Başkomutan Meydan Savaşında ordumuzun ihtiyaç duyduğu yelek ve yemenilerin büyük bir kısmı Safranboluda Arastada yapılan üretimle sağlanmıştır ki, herhalde bu da Safranbolular için övünülecek bir durumdur.
Milli Mücadele yıllarında yöremizle ilgili gelişmeleri anlatırken son olarak üzerinde durmak istediğimiz bir konuda Safranbolu Rumları ve bunlarla ilgili olarak çıkan nüfus mübadelesi konusudur.
Araştırmacı-Yazar Hulusi Yazıcıoğlunun saptamasına göre, Safranboluda yaşamış olan Rumlar, 1196 tarihinde Safranbolu (dadybra) kalesi fethedildiği sırada, Anadolu Selçuklu Devletinin Ankara Meliki Muhiddin Mesud ile yapılan antlaşma gereği, kaleyi terk etmeleri karşılığında hayatları bağışlanan, bu olaydan sonra da çevreyi terk etmeyip, buraya yerleşen kitleler değildir. Zira kale barışla değil, savaşla alınmıştır. Böyle olunca da, bu savaşçı Bizans topluluklarının aileleri ile birlikte, kalenin yakınlarına yerleşmelerine müsaade edilmeyecekleri bir gerçektir. Ayrıca, Yazıköy ve Kıranköydeki Rum nüfusun arazilerinin ellerinde bırakıldığı vakıf ve tapu kayıtlarınıdan anlaşılmaktadır. Bu nüfusun, kalenin fethi sırasında mevcut olduğu, yerleşimin, kıranköyden başlayarak Bulak Vadisi boyunca uzandığını yer adlarından çıkarmaktayız. Bu arazilerin, sahiplerinin elinde bırakılmış olması, Kıranköy ve Yazıköy Rumlarının Türklere direnme göstermediğini kanıtlamaktadır.
Safranbolu Rumlarının durumunu belirttikten sonra, bu Rumlarla ilgili olarak, 13 Mayıs 1921 tarihinde (1 Mayıs 1337) Hakimiyet-i Milliye ve İkdam Gazetelerinde yayınlanmış bir habere dikkatleri çekmek istiyoruz:” Anadolu Rumları ve İstanbul Patrikliği Zafranbolu Rumlarının mühim bir telgrafnamesi. Anadolu Rumları, şimdiye kadar kendilerine felaketten başka bir şey getirmeyen İstanbul Patrikhanesi ile alakalarını kesmek istiyorlar. İstanbulda yayınlanan İkdam Gazetesi yetkilileri, Ankarada yayınlanan Hakimiyet-i Milliye Gazetesi nin konu ile ilgili yayınına yer veriyor ve şu görüşleri aktarıyor:”Hakimiyet-i Milliye refikimizden: Bir müddetten beri gazetemize gelen telgraflar artık Anadoluda mühim bir arzunun belirmek olduğunu göstermektedir. Anadolu Rumları, şimdiye kadar kendilerine felaketten başka bir şey getirmeyen İstanbul Patrikhanesinden kopmak istemektedirler. Bu isteği bir iki telgraf bildirdiği vakit, yayınına gerek duymamıştık. Fakat telgraflar gittikçe artmaya başladı. Dün Anadolu Ajansı kendisine gelen önemli bir telgrafı da yayınlayınca, artık bu sorundan bahsetmenin zamanının geldiğine inanıyoruz. Anadolu Rumlarının arzusu nedir? İstanbul Patrikhanesinden ayrılıp Anadoluda bir Rum Ortodoks Patrikliği kurmak. Anadolu Rumları bunun için gayet makul nedenler ileri sürüyorlar. Evvela bu Rumlar gerek dahildekiler gerek sahildekiler aslen Türktür, Türkçe konuşurlar hatta Rum Patrikhanesinin popagandaları kendilerini rahatsız etmezden evvel çoğunluklu Rumcayı bilmezlerdi. Anadolu Rumlarının adetleri, Türk adetleridir. Anadolu Rumları, İstanbul Patrikhanesinden hoşnut değildir. İrşad yerine bela getiren bu kurumdan ayrılmak istiyorlar. Bu arzularına hiç kimse bir şey diyemez. Anadolu Rumlarının İstanbul Patrikhanesinden ayrılma arzuları yeni değildir. Harb-i Umumi içerisinde de bunu istemişlerdi. Bu istek üzerine o zamanki hükümet, Anadoluda dinen Hıristiyan fakat aslen Türk olan bu Rumlar için Karamanda yeni bir kilise yeni bir Patrikhane kurma düşüncesindeydi. Mesele şimdi yeniden canlanmış bulunuyor. Ümit ederiz ki bu defa bir neticeye vasıl olur. Ve bu netice ile biz Türkler hem Anadolu Rumları, İstanbul Rum Patrikhanesinin dolap ve hilesinden biraz uzaklaşmış ve bu sayede de dinlenmiş oluruz”
Safranboludaki Türk Ortodoks cemaati yönetim kurulu üyeleri de, 2749 Rum vatandaşını temsilen, Anadolu Ajansına gönderdikleri telgrafla, İstanbul Patrikhanesinin neden olduğu ayrılıkçı hareketleri şiddetle kınamışlardır. Ayrıca Keskin ilçesi Türk Ortodoks Ruhani Reisi Vekili Papa Eftim ise Anadoluda Hıristiyanların İstanbuldan ayrı Patrikhane kurmalarına izin verilmesi ricasında bulunmuştur.
Bu rica TBMM tarafından incelenmiş ve uygun görülmüştür. 21 Mayıs 1922 tarihinde Türk Ortodoks cemaati Papa Eftimin başkanlığında bir toplantı yapmış ve Kayseri merkezde Türk Ortodoks Kilesi kurulmuştur. Bu kuruluşu, İstanbul Fener Rum Patrikhanesi tanımamıştır. Tam bu sıralarda Lozan görüşmeleri de son şeklini bulur ve yapılan antlaşmaya göre; Anadoludaki Ortodokslarla Yunanistandaki Türkler mübadeleye tabi olurlar. Ancak bu karardan İstanbuldaki Ortodokslar ve Batı Trakyadaki Türkler muaf tutuldular. Şurasını da önemle belirtmek gerekirki, Anadolulu olmasına rağmen Papa Eftim ve akrabalarına bu antlaşma uygulanmadı. Bu ise mübadelenin, o zamanın siyasi gereklerine uyularak zorunlu olarak yapıldığını gösterir. Diğer taraftan TBMM murahhasları, Lozanda Fener Patrikhanesinin Türkiyeden çıkarılmasını istediler ancak başarılı olamadılar. Eğer mübadele istenerek yapılmış olsaydı Fener Patrikhanesi ile birlikte, Kayseriden de Patrikhanenin çıkarılması teklif edilirdi ki böyle bir şey olamamıştır. Safranbolu Rumları da mübadele olayına şiddetle çıkmış ve TBMM hükümetine başvurarak,” kendilerinin etnik köken bakımından Anadoluya Müslüman Türklerden önce gelen Hıristiyan Türkler olduklarını ” belirterek mübadele ışında bırakılmalarını istemişlerdir. Ancak biraz önce belirtildiği gibi devrin siyasi durumu gereği Lozan Antlaşmasına göre Yunanistana gönderilmişlerdir.

Karabük şehrinin kuruluş ve gelişimi

1937 yılında Safranboluya bağlı Öğlebeli Köyünün, 13 hanelik bir nüfusa sahip mahallesi olan Karabük 1935 yılında Ankara-Zonguldak demiryolunun açılması ile,bir istasyon adı olarak ilk kez Devlet Demiryolu haritasında Cumhuriyet tarihinde adı görülmeye başlar. Karabükün kuruluş öyküsü aynı zamanda Cumhuriyet tarihimizde endüstrileşmenin öyküsü ile eş zamanlı bir anlatımı konu alır.
3 Nisan 1937 yılında büyük önder Atatürkün direktifleri ile zamanın başbakanı İsmet İnönü tarafından Demir-Çelik Fabrikasının temeli atılır. Böylece Karabükün adını Türkiye ve daha sonra dünyaya duyuracak olan süreç başlamış olur.

Ağır sanayi kuruluşu olarak, Demir-Çelik Fabrikasının üretime geçmesi ile hareketlilik kazanan Karabükte kısa zamanda köyden kurtuluşu sağlayan şehirleşme süreci başlamıştır.

Bir beldenin şehirleşmeye başladığının en güçlü göstergesi o beldede kamu hizmetlerinin yerine getirilmesini sağlayacak belediye teşkilatının kurulmasıdır. 1935 yılında demiryolunun beldeden geçmesi ile yavaş yavaş nüfus çekmeye başlayan Karabük, nihayet 1939 yılında bir belediyeye kavuşmuştur. 1941 tarihinde Aktaş nahiyesi köy haline dönüştürülürken, Karabük nahiye yapılmıştır. Karabük adına 1940 nüfus sayımanda rastlanılmamaktadır. Karabük adına ilk yer veren nüfus sayımı 1945 yılına aittir bu nüfus sayımında bir nahiye olarak Karabükün nüfusu 10.682 kişi görülmektedir. Karabük 1950 nüfus sayımında da kayıtlara, Safranboluya bağlı bir nahiye olarak geçmiş ve nüfusu iki misli artarak 21.238 kişi olmuştur. Karabükün bu ve buna bağlı yıllarda nüfusu hızlı olarak artış gösterirken, 6068 sayılı yasa ile 3 Mart 1953 tarihinde ilçe haline getirilmiştir. Karabükün bir ilçe olarak adı ilk kez 1955 nüfus sayımında geçmiş, bu yılda yapılan nüfus sayımında kent nüfusu (merkez) 15.624 kişiye yükselmiştir. Yurdumuzda demir çelik ağır sanayinin yayılmasına, gelişmesine öncülük eden ve okul ödevini gören Karabük, 550 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile 6 Haziran 1995 tarihinde 78. İl olarak Türkiye siyasi haritasında yerini almıştır. İlçeleri Safranbolu, Eskipazar, Eflani, Ovacık ve Yenicedir.

Karabük şehrinin kuruluşu ve kuruluşuna bağlı tarihi gelişim olarak ne söyleyebiliriz? Bunun için genç Türkiye Cumhuriyetinin sanayileşme politikasını iyi bilmemiz gerekir. Bu anlamda Karabükün tarihini anlatmak demek, Türkiye Cumhuriyetinde sanayileşme sürecini ele almak anlamını taşımaktadır

Kaynak: Karabük Tarihi

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Her Yanı Çiçek Olsada Güzel Görünmez Mezar Şimdi Sen Baştan Aşşagı Çiçek Olsan Ne Yazar..