CUMHURİYET VE ANGARYA
Cumhuriyetin ilanından sonra idi. Karadeniz’de bir
gezintiye çıkmıştı. Kendisine eşlik edenler arasında bulunuyordum.
Rize’ye geldik. Yolların düzgünlüğü ilgisini çekmişti, valiye:
-Yollarınızı nasıl bu hale getirebildiniz? diye sordu.
Vali de anlattı. Bu yakın köylüleri jandarmalarla toplattırmış ve yol
onarımında çalıştırmış.
Ata’nın kaşları çatıldı, oldukça sert bir dille:
-Vali bey, dedi, “corvee” nedir bilir misin? Öyle ise ben söyleyeyim;
angarya demektir ve şu anda bilmeniz lazım ki, kanunsuz hiçbir vatandaşı
işten alıkoyamaz, onu çalışmaya zorlayamazsınız. Cumhuriyet’te angarya
diye bir şey yoktur.
TRABZON UN ANLAMI
Karadeniz’in doğu kıyılarını bir taç gibi süsleyen Trabzon için bizim
tatlı sözlü seyyahımız Evliya Çelebi şöyle der:
- Bu şehre küçük İstanbul denilse yeridir. İrem bağları gibi süslü bir
şehirdir burası. Hamsi balığı pek meşhurdur. Onun için şu beyitleri
söylerler:
Trabzondur yerümüz
Ahça tutmaz elümüz
Hamsi paluk olmasa
Nic’olurdu halumuz
Evliya Çelebi, Trabzon’u bütün özellikleriyle anlata dursun biz, adı
üzerindeki söylentilere geçelim:
Bir zamanlar Trabzon’un bulunduğu yerde küçük, şirin bir kasaba varmış.
Bir gün, kasabaya, tozu dumana katarak dört nala, bir atlı girmiş.
Doğruca nalbant dükkanına giderek haykırmış:
- Atım terini soğutmadan tiz nallayın! Yoksa hepinizi kılıçtan geçirim.
Herkes, süvarinin heybetinden titremeye başlamış. Nalbant hemen dört nal
hazırlayıp süvariye uzatmış:
- Yiğidim, gör nalları! Beğenirsen çivileyelim, demiş.
Süvari nalları şöyle bir yoklamış, avucunda sıkarak iki büklüm
edivermiş:
- Ben teneke değil, nal isterim! diye gürlemiş.
Nalbant bu defa, halis çelikten dört nal hazırlamış, atını nallamış.
Atlı yabancı memnun. Cebinden bir altın çıkararak nalbanta uzatmış.
Nalbant, altını parmakları arasında şöyle bir sürtüştürmüş. Paranın
bütün yazıları silinmiş. Kendine dikkatle bakan atlıya:
- Al bu bozuk altını! Baksana tuğrası bozulmuş, diye uzatmış.
Yiğit adam şaşırmış, bir altın daha çıkarmış. Nalbant bir sürtüşle, onun
da tuğrasını bozmuş. O zaman atlı, karşısındakinin hiç de yabana atılır
birisi olmadığını anlamış:
- Hey, demiş. Atla atına, düş peşime. Sen bir nalbant dükkanına değil,
er meydanına layıksın.
O günden sonra bu kasabanın adı “Tuğra bozan” olmuş. Ve bu isim, zamanla
“Trabzon” biçiminde söylenmiş.
Bir başka söylentiye göre de, Trabzon kalesi, sofraya benzer, yuvarlak,
kesme taşlardan yapılmış. Bugün bile Trabzon’un Harmankaya’sında bu
taşlardan varmış. Sofraya benzetilen taşlardan… Rumlar, sofraya
“trabeze” dediklerinden, şehrin adı da Trabzon
olmuş.
Evliya Çelebi’miz, Trabzon’un ilk kurucusunun, zevk ehli, şen şatır bir
kadın olduğunu, bundan dolayı bu şehre, neşeli kadın anlamına gelen
“Tarb-zen” denildiğini, ya da suyu ve havasının hoşluğundan dolayı
“tarb-ı efzun” adının verildiğini kaybeder. Bazı kitaplarda da, Trabzon
adının “Tuğra basan” dan geldiği, bu şehirde de, sultanların kendi
adlarına tuğralı sikke, yani madeni para bastırdıkları kayıtlıdır.