Karadeniz'in doğu
sahilleri ile ilgili ilk yazılı kayıtlar Urartu dönemi ile başlar ve bu
dönem aynı zamanda bölge yazılı tarihinin de başlangıcı sayılır.
Bölgenin tarih öncesi dönemine atfedilen efsanelerde adından sıkça söz
edilen gizemli Kolkhis diyarı; antik çağ tarihçilerinin tanıklıklarıyla
efsanelerin ötesinde tarihsel bir gerçeklik olarak günümüze kadar
ulaşmıştır. Yazılı tarih sürecine ait bu belgeler Doğu Karadeniz'le
ilgili günümüze dek ulaşan etnik tanımlamaların ve yerel coğrafi
terimlerin tarihsel köklerine de ışık tutmaktadırlar.
Antik çağda Doğu Karadeniz sahillerinin kültürel yapısını tanımlamak
için kullanılan en yaygın ifade Kolkhi terimidir. En az bin yıllık bir
zaman diliminde geçerliliğini koruyan bu terim Bizans dönemiyle birlikte
yerini Lazi terimine bırakmıştır. Her iki terim de tarihsel sürecin
büyük bir kısmında birer kabile ismi olmalarının ötesine bölgeyi bir
bütün olarak ifade eden tanımlamalar olarak algılanmışlar ve o anlamda
kullanılmışlardır. Aynı fonksiyonu ile günümüze dek ulaşan Laz teriminin
öncülü olan Kolkhi teriminin yerini alması ve etnik bir terim olmanın
ötesine geçip bölge kültürünü ifade eden genel bir tanımlama haline
dönüşmesi yüzlerce yıllık bir süreçte kullanılmıştır.
Antik kaynaklarca aktarılan son derece sağlam tarihsel kayıtlar ve
tanıklıklar bu terminolojik dönüşümü net bir şekilde ortaya koymaktadır.
Örneğin MS 6.yüzyılda Doğu Karadeniz'ibizzat gezip elde ettiği bilgileri
ve gözlemlerini kaydeden Bizanslı tarihçi Agathias bu durumu kesin bir
dille ifade etmektedir;
Lazika'da yerleşik olanlar eskiden Kolkhiler olarak bilinirlerdi ve bu
Lazlar ile Kolkhiler de anı halktır” (Agathias II.18.4)
Aynı dönemin bir başka Bizanslı yazar Lydus da; yakın zamana kadar
“Kolkhida” olarak bilinen ülkenin kendi döneminde “Lazika “olarak
adlandırıldığını yazar ve Lazlardan bahsederken kendisi de “Kolkhi”
terimini kullanmaktadır. Geçmişi antik dönemlere dek uzanan bu
terminolojik dönüşüm süreci tarihsel belgelerin ve tanıklıkların
ışığında değerlendirildiğinde yerli Dğu Karadeniz kültürünün özünde
tamamen kendi coğrafyasına ait özgün ve otokton bir kültür olduğu ortaya
çıkmaktadır.
Kendi yazılı geleneği olamayan ve bu nedenle yazılı tarih süreci oldukça
geç denilebilecek dönemlerde başlayan Doğu Karadeniz Bölgesi tarih
öncesine ait tüm bilinmeyenleri ve gizemleriyle birlikte kendi
coğrafyasına özgü portak ayırtedici özelliklerini ve farklılıklarını
günümüzde de bünyesinde barındırmaya devam etmektedir. Doğu Karadeniz
kültürünün bilimsel açıdan tahlil edilebilmesi öncelikle bölgenin
tarihsel gelişim sürecinin gün ışığına çıkartılabilmesiyle mümkündür. Bu
sürecin aydınlatılması da ağırlıklı olarak rivayetlere ya da
söylencelere dayanan varsayımlarla değil: doğrudan bölgeye ilişkin
tanıklıkları aktaran antik kaynaklar ve yazılı belgeler esas alınarak
gerçekleştirilmelidir.
Urartu
Kitabeleri (Sf-1415)
Doğu Karadeniz'e Kolkha isimli bir ülkenin varlığından söz eden en eski
yazılı belge MÖ 764 yılında Urartu kralı olan Sarduri II'nin dönemine
ait bir kitabedir. Bugünkü Van gölü civarında kurulan ve en güçlü
döneminde egemenlik alanını kuzeyde bugünkü Kars ve Ardahan bölgelerine
kadar ulaştırdığı bilinen Urartu Krallığına ait bu kitabede kral Sarduri
II'nin seferleri anlatılırken kuzeydeki Qulha isimli bir ülkeden ve
Qulha halkından da bahsedilir; “Qulhai halei =Qulha halkı”. Urartu dili
ve tarihi uzmanları bu ülkenin antik batı kaynaklarında da adı geçen
Doğu Karadeniz'deki “Kolkha ülkesi” olduğu konusunda hemfikirdirler. En
önemli Urartu dili uzmanlarından birisi olan G.A.Melik kişvili de
“Qulha” olarak okunan bu sözcüğün “Kolha” olarak da okunabileceğini
belirtmektedir [ Diakonoff I.M. ve Kashkai S.M.(1981); Melik işvili G.A.
(1971)
Söz konusu kitabede Sarduri II tarafından istila edilen Qulhalıların
İldamuşa isimli başkentlerinden de söz edilmektedir İldamuşa kenti
Qulhai halkının kralı olan 'nın krallık şehri Bu kralın ismi
çözümlenememiştir
Tüm bu ifadelere rağmen Urartuların Kolkha ülkesinin tarihsel merkezi
olan Phasis nehrine kadar ilerleyebilmiş olmaları pek mümkün
görünmemektedir. Zira bu kayıtlarda Urartuların Karadeniz'i gördüklerine
dair bir belirti yoktur. Karadeniz boyutunda bir denizle ilk kez
karşılaşacak olan Urartuların böylesine bir olayı
kayıtlarına amutlaka belirtmiş olmaları gerekirdi. Ayrıca bölgedeki
feodal yapının o dönemde merkezi devlet organizasyonu düzeyine ulaşıp
ulaşmadığı da oldukça şüphelidir. Şu ana kadar elde edilebilen
arkeolojik bulgulara göre Kolkla'da merkezi devlet örgütlenmesi geleneği
oldukça geç dönemlerde özellikle İran ve Grek kültürleri ile kurulan
ilişkiler sonucu oluşmaya başlamıştır [Tsetskhladze G.R. (1994)].
Sonraki çağlara ait tarihsel verilerde de görüleceği üzere komünal imece
toplumu yapısının
terk edilip ilk feodal toplum belirtilerinin ortaya çıkması bile
özellikle içkesimlerdeki dağ kabilelerinde oldukça geç dönmelerde
gerçekleşmiştir.
Bütün bu bilgiler ışığında Sarduri II'nin kitabesinde geçen “İldamuşa”
isminin gerçekte merkezi Kolkha'nın başkentini değil Kolkha kültürü
içindeki feodal oluşumlardan birini ve muhtemelen de bir sınır
derebeyliğini ifade ediyor olması daha güçlü bir ihtimaldir. Kapancyan
isimli araştırmacı da İldamuşa adıyla geçen yerleşimi bugünkü Ardanuç
kasabası civarında konumlandırmaktadır. [Melikişvili G.A. (1971)].
İldamuşa ve Ardanuç isimleri arasındaki morfolojik yakınlık bu tezi
oldukça güçlü kılmaktadır. Zira Güneybatı Kafkas dillerinin ses değişim
kuralları ve gramer özellikleri dikkate alındığında; her iki sözcük de
ortak bir ismin iki farklı türevi gibi görümketedir.
Bölgede ilk Yunan ticaret kolonilerinin kurulmasından çok daha öncesine
ait olan bu kitabenin kayıtları efsanelerin ötesinde “Kolkha” isimli
Bir ülkenin gerçekten de var olduğunu gösteren en eski yazılı kayıtları
günümüze ulaştırmıştır. Aynı yüzyılda yaşamış olan Yunan ozanı
Eumelos'un günümüze ulaşan dizelerinde de “Kolkis ülkesi” ifadesinin
geçiyor olması Yunanlıların da bu yüzyılda Kolkha ülkesinin varlığından
haberdar olduklarını göstermektedir. [Tsetskhladze G.R. ve Vnukov S.Y.
(1992)
Kolkha
Krallığı (Sf.17-21)
Arkeolojik bulgular Yunanlı tüccarların yerli halkla alışveriş yapmak
için oluşturdukları geçici küçük Pazar yerleri dışında bölgede gerçek
anlamda kalıcı ticaret kolonileri kurmalarının çok daha geç dönemlerde
gerçekleştiğini göstermektedir. Geç bronz çağından sonraki zamanlarda da
uzunca bir süre coğrafi izolasyon nedeniyle nispeten diğer kültürlerde
kopuk bir tarih süreci yaşayan Kolkha kültürü oldukça geç sayılabilecek
dönemlerde dışa açılmaya başlamıştır.
Pers imparatoru Kyrus II'nin MS 546 yılında gerçekleştirdiği Lidya
seferinden bahseden ve o çağlarda yaşayan kralların sahip sahip
oldukları zenginliklere değinen Plinius bu zengin krallar arasında
Kolkha ülkesinin Saulak isimli kralına da yer vermiştir;
Aiete'nin soyundan gelen Kolkhis kralı Saulak Suani bölgesinde ve diğer
bölgelerde sahip olduğu el değmemiş geniş arazilerde büyük miktarlarda
altın ve gümüş madeni elde etmişti. Onun krallığı ayrıca ‘Altın Post'
nedeniyle de meşhurdu.” (Naturalis Historia XXXIII.xv) [Rackham E.
(1952)]
Plinus'un aktardığı bu bilgi Saulak isimli kralın muhtemelen Kyrus
döneminde ya da önceki çağlarda Kolkha ülkesinde hüküm sürdüğü
izlenimini vermektedir. Kolkha sikkeleri konusunda önemli bir uzman olan
G.F.Dundua Karadeniz'in kuzey sahillerinde elde edilen Kolkha menşeli
sikkeler arasında üzerinde kısmen okunabilen “Kral Sau...” şeklinde bir
ibare yer alan sikkenin kral Saulak dönemine ait olabileceğini ifade
etmektedir.[ Golenko K.V. (1972); Braund D. (1994)]
Arkeolojik bulgular da Kolkha ülkesinde merkezi bir devlet
örgütlenmesinin bu yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkmış olabileceğini
göstermektedir. Muhtemelen bu yıllarda güçlü bir krallık çatısı altında
birleşen Kolkha derebeylikleri doğu komşuları olan güçlü İran Akhamenid
İmparatorluğu'nun sınırları dşında bağımsız bir devlet olarak
varlıklarını devam ettiremişler ama aynı zamanda İranlılarla yakın
ittifak ilişkileri içinde olmuşlardır. [Tsetskhladze G.R. (1993)]. Aynı
döneme tarihlenen eski bir Kolkha sikkesinde yerde uzanmış ve ağzı açık
bir şekilde başını arkaya dönmüş olan bir arslan tasvir edilmiştir. [Head
B.V. (1911)]. Pers egemenliği dönemindeki Milet sikkeleri ile benzerlik
gösteren bu örnekler kolkha ülkesinin o yıllardaki ekonomik ve siyasi
etkinliğiyle birlikte karşılıklı kültürel etkileşimlerini de
yansıtmaktadır. [Tsetskhladze G.R. (1994)].
Doğu Karadeniz sahillerinde ilk Yunan ticaret kolonlerinin kurulması da
yine aynı döneme rastlamaktadır. Bölgedeki en önemli iki ticaret
kolonisi Trapezus ve Dioskuria farklı yazılı kaynaklarda geçmişi daha
eski dayandırılırsa da gerçekte bu yüzyılda kurulmuşlardır. Dioskuria
kenti civarında bugünkü Krasny Mayak yakınlarında yapılan kazılarda elde
edilen Yunan yerleşimine dair en eski arkeolojik bulgular bu yüzyılın
ortalarına aittir. [Lang D.D. (1955)].
Mö 500'lü yılların sonuna doğru yazıldığı tahmin edilen [WiesnerA.(1994)]
Hekateus'un “Periegeseis” isimli coğrafya eserinde de Kolkha ülklesinden
ve Kolkhalılardan bahsedildiği bilinmektedir. Ancak bu eserin günümüze
ulaşabilen parçalarında Doğu Karadeniz sahillerinde o yıllarda var
olduğu bilinen Trapezus kolonisi dışında daha doğuda herhangi bir Yunan
koloni yerleşiminden bahsedilmemktedir.[Koshelenko G.A. ve Kuznetsov
V.D. (1996)]
M.Ö. 481 yılında Yunanistan seferine çıkan Pers kralı Kserkes'in
mütefiklerini sıralayan Heredot bu sefere katılan bir Kolkha birliğinden
de söz eder. Ona göre Kolkhalılar da ağaçtan yapılmış miğferler ham
deriden yapılmış küçük kalkanları kısa mızrakları ve eğri kılıçları ile
bu sefere katılan kavimler arasında yer almışlardır.[ÖkmenM.(1991)]
MÖ 440'lı yıllarda yazıldığı tahmin edilen ünlü ve bir o kadar da
tartışmalı eserinde Heredot verdiği önemli bilgilerin yanında çelişkili
yorumları ve hatalı bilgileri ile tarihçilerin işini oldukça
zorlaştırmıştır. [Age; Marincola J. 1994] Bizzat görmediği halde Kolkha
ülkesi ve Kolkhalıların kökeni ile ilgili yorumlar da yapan Heredot
kitabının bazı bölümlerinde muhtemelen isim benzerliği nedeniyle onları
Afrikalı bazı kabilelerle karıştırmıştır.[Aithiopia (<>Aietia?) Benzer
isim karışıklıklarına sonraki çağlarda da rastlanmaktadır. (Afrika
kaynaklı “Libyan Kolkhian” ve “Aethiopia” terimleri de bu terminolojik
karışıklıkla ilişkili gibi görünmektedirler)].
Heredot'un Kolkha ülkesi ile ilgili aktardığı rivayetlerden sadece bir
kısmı doğrulanabilir niteliktedir. Kolkha ülkesindeki keten
dokumacılığından söz eden Herodot Pers imparatorluğu sınırları dışında
olmalarına rağmen onların da beş yılda bir imparatora armağan olarak 100
genç kız ve 100 genç erkek gönderdiklerini bildirmektedir. [Okmen M.
(1991) Rawlinson G. (1862).
Hippokrat'ın Phasis Notları (Sf.22-26)
Herodot'un çağdaşı olan Hippokrat ise onun aksine Phasis bölgesiyle
ilgili olarak; duyumlarını ve tahminlerini değil doğrudan kendi
gözlemlerini aktarmıştır. Phasis bölgesinin oldukça gerçeğe yakın
coğrafi bir tasvirinin yapıldığı bu çalışmada bölge insanları ile ilgili
gözlemler ve tasvir edilen ortam muhtemelen yazarın bölgede sıtma gibi
oldukça ciddi bir salgın hastalığın koşullarına ve belirtilerine şahit
olduğu göstermektedir. [Braund D. (1994)]
Phasis'in yerlilerine gelince; onların memleketleri; sıcak rutubetli
bataklık ve ormanlıktır; her mevsim şiddetli yağmurlar olur; bölge
sakinlerinin yaşamları bataklıkların arasında geçer; çünkü onların
evleri suların üzerinde ağaçtan ve kamışlardan inşa edilmiştir. Şehre ya
da pazara nadiren yürüyerek giderler ama daha çok tek parça ağaçtan
yapılmış kanolarıyla nehirde yukarı aşağı seyehat ederler. Zira nehirde
pek çok kanal vardır. Onlar güneşin altında çürümüş olan yağmur suyu
birikintilerinin sıcak ve durgun olan sularını içerler. Phasis tüm
nehirlerin en durgunudur ve sakince akar. Burada yetişen tüm meyveler
zararlıdır. Zira aşırı miktarda su ve tüm ülkeye yayılmış bu sulardan
kaynaklanan yoğun buhar yüzünden güçsüz kalan v egelişmeyen filizler
yine aynı nedenlerle tam olaral olgunlaşamazlar. Bu sebeplerden dolayı
Phasisliler geniş bedenleri ve tombul yapıları ile diğer tüm insanlardan
farklı bir görünüşe sahiptirler öyleki şişmanlıktan eklemleri ve
damarları bile görülmez. Renkleri sarılık
hastalığına yakalanmışçasına soluk benizlidir. Temiz olmayan sisli ve
rutubetli bir atmosferi soludukları için bu nsanların tamamı oldukça
kaba seslidir ayrıca onlar doğal olarak bu ağır bedenlerini yormamak
için oldukça uyuşuk davranırlar. Mevsimler arasında sıcaklık açısından
çok az farklılıklar vardır. Rüzgarları genellikle güneyden eser ve bu
ülkeye has özellikler gösteriri. Bu rüzgarlar bazı zamanlarda kuvvetli
eserler oldukça sert ve şiddetidirler onlar buna “rüzgar senkronu”
derler. Kuzey rüzgarı ise onlara zor ulaşır ve estiği zaman da oldukça
zayıf ve yumuşaktır...” (Hippokrates; havalar sular ve yerler hakkında
15) [Jones W.H.S.(1923)]
Hippokrat'In bu gözlemlerini Phasis'in hangi kesiminde yaptığı
bilinmemekle beraber elde edilen arkeolojik bulgular bu yüzyılın son
çeyreğinde Kolkha kültürünün yüksek bir üretim seviyesine ulaştığını ve
merkezi feodalizmin diğer uygarlıklarla karşılaştırılabilecek düzeyde
gelişmiş olduğunu göstermektedir. Nispeten izole bir yaşam sürmeye devam
eden dağlı kabilelerden farklı olarak merkezi Kolkha'dai ova kültürü;
Yunan ve Pers kültürleriyle güçlü bir etkileşim içinde gelişerek yabancı
Paganist ögeler ile yerli “Güneş Tanrı” ve “Ana Tanrıça” kültlerinin
farklı sentezlerini ortaya çıkarmıştır.
Bu nedenledir ki ithal güneş tanrıları ”Helios” ve “Apollon” ile
birlikte “Artemis” ve “Athena” tanrıçaları oldukça geç dönemlere kadar
bu topraklarda en az kendi anavatanlarında olduğu kadar itibar
görmüşlerdir. Kuzeyde Azak denizinin doğu kıyısında Kuban nehri
havzasında bir öyük mezarda bulunan ve yine yıllara tarihlendirilen
gümüş bir kabın üzerinde “Ben Phasis'de bulunan tanrı Apollon'Un
kuluyum” yazısı okunmaktadır. Geyik başlarıyla ve yılan motifleri ile
süslenmiş olan bu eserin Kolkhalı bir sanatkarın ürünü olduğu tahmin
edilmektedir. [Tsetskhladze G.R. (1994)]. Güneş Tanrı ve Ana tanrıça
geleneğinin eski Kolkha kültüründeki yeri ve önemi henüz tüm derinliği
ile açığa çıkartılmamış olsa da; özellikle Yunan mitolojisinde eski
Kolkha krallarının Güneş Tanrısı'nın soyundan geldiklerine inanılması ve
bölgeyi referans alan Amazon söylenceleri antik Kolkha mitolojisine dair
önemli ipuçları içermektedir.
Aynı döneme ait Kolkha yapımı çanak çömlek ürünlerinin miktarı ve
yaygınlığı da bölgedeki ekonomik yapının üst düzeyde gelişimini
göstermektedir. [Tsetskhlazde G.R ve Vnukov S.Y. (1992)]. Kolkha yapımı
çanak çömlelere önemli bir ihraç ürünü olarak ülke dışındaki topraklarda
da rastlamak mümkündür. Karadeniz'in kuzey kıyılarında Don nehri
havzasında yapılan arkeolojik kazılarda bu dönemlere ait Kolkha yapımı
çanak ve çömlek örneklerine rastlanmıştır[Brashinskii I.B. (1980)].
Ekonomik ve kültürel gelişimin doğal sonucu olarak gelişen ülkeler arası
ticaret kültürler arası etkileşime de zemin hazırlamıştır. Doğuda İran
kültürü ile Karadeniz sahillerinde de Yunan ticaret kolonileri ile
kurulan ilişkiler Kolkha kültürünün gelişim sürecinde önemli etkiler
yaratmıştır.
Bugünkü Kobuleti kasabası civarında bulunan aynı yüzyıla ait bir Kolkha
mezarlığında yapılan arkeolojik incelemelerde o dönemde bölgenin kültür
dokusunda meydana gelen değişikliklere ilişkin ipuçları elde edilmeye
çalışılmıştır. Buna göre 167 mezarın 42 tanesinde cenaze güneşin doğuşu
istikametine doğru gömülmüştür. 19 mezarda toplam 49 tane sikke bulunmuş
olup Sinope kaynaklı bir sikke dışında diğerlerinin tamamı Kolkha
sikkesidir. Sadece 6 mezarda çanak ve çömlek kalıntıları bulunmuştur ve
bunlar Ege kaynaklıdır. Yine sadece 2 mezarda silah araç gereçleri
bulunmuştur; bunlardan birinde bir ok ucu diğerinde ise üç tane demir
mızrak ve altı tane bronz ok ucuna rastlanmıştır. Bu yıllarda yerli
Kolkhalı asilzadeelere ait mezarlarda kendi yazı dilleri olmamasına
rağmen Grek harfleri ile ölen kişinin isminin kazınmış olması bu
kültürel etkileşimin ilk belirtisidir. Örneğin Kolkha'nın kuzeydoğu
kısmında Sairjke civarında bulunan ve yine aynı yüzyılda yaşamış
Kolkhalı savaşçılara ait olduğu sanılan mezarlardan birinin üzerinde
ölen savaşçının ismi Grek harfleri ile “Metos” olarak yazılmıştır. [Tsetskhladze
G.R. (1994)].
Yine bu döneme ait çok sayıda Kolkha sikkesi örneklerinin günümüze kadar
ulaşmış olması ülkede merkezi bir krallığın hüküm sürmeye devam ettiğini
göstermektedir.
Yüzyılın sonunda İran seferinden dönmekte olan bir Yunan ordusuyla
birlikte bugünkü Trabzon bölgesinde yaklaşık bir ay konaklayan Xenophon
da bunu doğrulamakta ve o sıralar Phasis bölgesinde Aiet'in soyundan
gelen bir kralın hüküm sürdüğünü bildirmektedir. Güçlü ve bağımsız bir
merkezi bir yönetime sahip olduğu anlaşılan Kolkha'nın aynı zamanda da
zengin bir ülke olduğu yine Xenophon'un notlarından anlaşılmaktadır.
Zira normalde Trapezus üzerinden deniz yolu ile Yunanistan2a geri
dönmeyi amaçlayan Yunanlı komutanlar bir süre sonra sonra fikir
değiştirerek daha doğudaki Kolkha krallığını istila etmeyi karar
vermişler ancak askerlerini ikna edemediklerinden dolayı bu
düşüncelerini gerçekleştirememişlerdir. [Gökçöl T. (1974)].
Xenophon'un Notları (27-33)
Xenophon Anabasis isimli esrinde Doğu seferinden dönen bir Yuan
ordusunun Doğu Anadolu'yu güneyden kuzeye geçerek MÖ 400 yılında [GlombiowskiK.(1994)]
Karadeniz'e ulaşmasını ve oradaki Yunan kolonilerinin yardımıyla
Yunanistan'a geri dönmesini anlatır. Tarihe “Onbinlerin Dönüşü” olarak
geçen bu seferin tüm ayrıntlı kayıtları bu sefere katılan Xenophon
tarafından tutulmuştur. Xenophon'un kendi gözlemlerine dayanan bu
kayıtlar yerli halkı Kolkha kültürüne mensup olan ancak Kolkha krallığı
sınırları dışında kalan bugünkü Trabzon bölgesine dair en eski ve en
ayrıntılı tarihsel verileri içerir. Yazarın bölgeye ilişkin
gözlemlerinin son derece gerçekçi ve tutarlı olması nedeniyle bu çalışma
bölgeyle ilgili en güvenilir antik yazılı kaynak niteliğini
taşımaktadır.
Xenophon'a göre; aylar süren yürüyüş sonunda bugünkü Bayburt
yakınlarında olduğu sanılan Gymnias isimli kente vardıklarında
kendilerine Zigana dağlarını aşarak Karadeniz'e ulaşmalarında yardımcı
olacak bir kılavuz temin etmişler o da onlara beş gün içinde denizi
görebilecekleri konusunda söz vermiş ve sözünü tutmuştu.
Beşinci gün Thekes isimli dağa vardılar. İlk askerler doruğa varır
varmaz büyük bir çığlık yükseldi. Xenophon ile artçılar bunu işitince
cephenin de saldırıya uğradıüğını sandılar. Çünkü kendilerini yakmış
oldukları bölgenin halkı izliyordu. Hatta artçılar bir pusuda bunlardan
birkaçını öldürmüş ve tutsak almışlar yirmi kadar işlenmemiş öküz
derisiyle kaplı kalkan ele geçöirmişlerdi.... Ama çok geçmeden
askerlerin ‘Deniz deniz' diye haykırdıkları duyuldu. (...) Tüm askerler
doruğa varınca komutanlar gözleri yaşararak birbirlerini kucakladılar.”
(Anabasis 4.7.2112) [Gökçöl T. (1974)].
Burada sözü edilen Thekes dağı bugünkü Trabzon ilinin güneydğusunda yer
alan Madur tepesi olmalıdır. Zira Bayburt Trabzon güzergahında denizin
görülebileceği en uygun mevki Madur tepesidir. Yunan ordusu bu tepeyi
geçtikten sonra Ziganaların kuzey yamaçlarından aşağı Trapezus kentine
doğru ilerlemeye devam etmiş olmalıdır. İlk karşılaştıkları Doğu
Karadenizliler yüksek kesimlerde yaşayan ve Xenophon'un “Mkarın” adıyla
kaydettiği kabileidir;
Sorgun ağacından kalkanlarla ve mızraklarla silahlandırılmış olan ve
kıldan elbiseler giyen Makronlar ırmak geçidinin öbür kıyısında savaş
düzeninde beklemekteydiler; birbirlerine cesaret veriyor ve ırmağa taş
savuruyorlardı. Attıkları taşlar Yunanlılara erişemiyor ve hiç bir zarar
vermiyordu. O zaman Atina'da kölelik ettiğini söyleyen bir asker
Xenophon'un yanına gidip bu halkın dilini bildiğini söyledi. ‘Sanırım
burası benim anavatanım. Bir sakıncası yoksa onlarla konuşmak isterim'
dedi. Xenophon ‘Hiç bir sakınca yok. Haydi konuş onlarla ve önce kim
olduklarını öğren' dedi. Asker soruyu onlara sordu.” Makronlarız” diye
cevap verdiler. Xenophon “şimdi de bize karşı neden savaş düzenine
girdiklerini ve neden bize düşman olmaya gerek duyduklarını sor” dedi.
Çünkü ülkemizi istila ediyorsunuz” diye cevap verdilker”.
Xenophon'un
Makron' olarak yazdığı bu isim daha sonraları yanlış olarak Yunanca
“Makro” sözcüğüne bağlanmıştır. Oysa bu noktada çok önemli bir ayrıntı
gözden kaçırılmıştır. Zira bu kabile Yunanlılarla tercüman aracılığıyla
konuşmuş ve Xenophon onlara kendi isimlerini sorduğunda; aldığı yanıtı
“makron” olarak kaydetmiştir. Yunanca bilmeyen bu insanların kendilerine
Yunanca isim verdikleri düşünülmeyeceğine göre “Makron” olarak
kaydedilen bu isim yerli bir ismin Yunanca formunda yazılmış şekli
olmalıdır. Xenophon'a göre; Yunanlılar Makronlar'a amaçlarının istila
değil denize ulaşmak olduğunu söylemişler ve onların geleneklerine göre
mızraklarını karşılıklı değiştirerek Tanrıların tanıklığında barış
yapmışlardı. Makronlar da kendilerine yol açarak sahile ulaşmalarına
yardım etmişlerdi.
Ancak daha aşağıda sahile yakın kesimlerde yaşayan yerli
halk Yunanlılara Makronlar kadar dostça davranmamıştı. Xenophon'Un
“Kolkhiler” olarak tanıttığı bu insanlar Yunanlıları tuzağa düşürmüşler
ve terk ettikleri köylerinde bol miktarda zehirli bal (deli bal)
bırakarak Yunanlıların kitle halinde komaya girmelerine sebep
olmuşlardı. Yunanlılar ölümcül bir etkisi olmayan bu balın etkisinden
ancak üç dört gün sonra kurtulup yollarına devam edebilmişlerdi. Daha
sonra iki günlük bir yürüyüşle Trapezus'a ulaşan Yunan ordusunun erzak
sıkıntısına düşmesi ve bu nedenle yerli halka saldırarak köylerini
yağmalaması da Anabasis'te ayrıntılı şekilde anlatılmıştır;
Karadeniz kıyısındaki Trapezus Sinope'nin Kolkhilerin
ülkesindeki kolonisidir. Orada otuz gün kadar Kolkhilerin köylerinde
kaldılar. Bu köyleri üs olarak kullanıp Kolkhilerin ülkesini talan
ettiler. Trapezus'lular onları şehirlerine kabul edip konukseverlik
armağanı olarak öküzler arpa unu ve şarap verdikten sonra ordugahlarna
bir Pazar kurmuşlardı. Ayrıca çoğu ovada yaşayan Kolkhilerle onlar
lehine görüştüler ve Kolkhiler de Yunanlılara konukseverlik teminatı
olarak öküzler verdiler” (Anabasis 4.8.2224).
Tüm bu teminatlara rağmen erzak sıkıntıları had safhaya
ulaşan Yunanlılar bir taraftan geri dönüş için gemi temin etmeye
çalışırlarken diğer taraftan bölgeyi talan etmeye devam ediyorlardı.
Eserinin sondaki bölümlerinden birinde kendi ordusuyla ilgili
özeleştirilerde bulunan yazar örnek vermek amacıyla Yunanlılarca
taşlanarak öldürülen Kolkhi elçilerinden ve muhafızlarından söz
etmektedir. Bu ada yağmacılığın yöntemi üzerinde kendi aralarında bir
tartışmaya da girişmişlerdi. Bu tartışmada Xenophon yağmalama
faaliyetleri sırasında daha tedbirli davranılması gerektiğini
savunuyordu;
Pazar ihtiyaçlarımıza yetmiyor ve bir kaç kişi dışında
yiyecek satın alacak paramızyok. Oysa düşman ülkede olduğumuzdan yiyecek
sağlamaya tedbirsizce gidersek çok adam kaybetmemizden korkarım. Bence
yiyecek aramaya mangalar halinde gitmeli sağ salim geri dönmek
istiyorsanız kırlarda
rastlarıyla dolaşacağınıza bu akımların denetimini bize
bırakmalısınız (Anabasis 5.1.67).
Xenophon'un bu öğüdünü dikkate almayarak kendi başına
yerli halka ait bir kaleye saldıran Yunanlı bir komutan yanındaki
askerlerin çoğuyla birlikte ölmüş ve bu arada çevre köylerdeki
kaynakları tüketen diğer Yunanlılar da daha yüksek kesimlere
yönelmişlerdi;
Aynı gün içinde erzak temin edip ordugaha dönmek artık
imkansızlaştığından Xenophon bir kaç Trapezuslu klavuz alarak ordunun
yarısıyla Drillerin üzerine yürüdü öbür yarısını da karargahta bıraktı
çünkü köylerinen kovulan Kolkhiler bir araya toplanıp tepelere
yerleşmişlerdi. Trapezuslularsa Yunanlıları yiyecek sağlamanın kolay
olduğu yerlere götürmüyor ama zarar gördükleri Drillerin ülkesine seve
seve götürüyorlardı. Bu halk dağlık ulaşılması güç bir bölgede
oturuyordu ve Karadeniz'in en savaşçı halkıydı. (Anabasis 5.2.12).
Yunanlıların “Dril” adıyla andıkları bu kabile ve onların
topraklarına yönelik Yunan saldırısı Xenophon tarafından tüm
ayrıntılarıyla uzun uzun anlatılmıştır;
merkezleri olan ve tümünün içinde toplandığı müstahkem
bir yer vardı. Bu kale olağanüstü derinlikte bir ırmak yatağı ile
çevriliydi ve içine girilmesi çok zordu. (...) iç kalenin dışındaki her
şey Yunanlılar tarafından yağmalanıp götürüldü (...)iç kalenin
alınmasının kesinlikle imkansız olduğuna karar verildi(...) Geri
çekilmeye başladıkları zaman düşmanlar iç kaleden topluca çıktılar;
kalkanlarla mızraklarla baldır zırhlarıyla ve mihferlerle
donanmışlardı.(...) Yunanlılar ne yapacaklarını bilmez durumda
döğüşürken Xenophon bütün evleri ateşe verdi evler ahşap olduğundan
çabucak tutuşular... Yunanlılar kaleden işte böylece güçlükle
kendileriyle düşman arasında yaktıkları ateş sayesinde çekilebildiler.
Her şey; şehir evler kuleler yanıp tahrip oldu. Ertesi gün Yunanlılar
ele geçirdikleri erzakla geri çekildiler. Her şey; şehir evler kuleler
yanıp kül oldu. Ertesi gün Yunanlılar ele geçirdikleri erzakla geri
çekildiler. Ama Trapezus'a inen yol sarp ve dar olduğu için.” (Anabasis
5.2.328)
Xenophon'un Anabasis'de Dril adıyla sözettiği kabile;
yazarın aktardıklarından anlaşıldığı kadarıyla Ziana dağlarının yüksek
yamaçlarında bugünkü Tonya Maçka ve Torul[Torul ismide büyük ihtimalle
bu kabilenin ismiyle ilişkilidir] kasabaları arasındaki bölgede yerleşik
olmalıdır.
Üç günlük bir yürüyüşten sonra Kolkhilerin ülkesinde
deniz kıyısında Sinope'nin kolonisi olan Yunan şehri Kerasus'a varıldı.
Orada üç gün kaldılar...” (Anabasis 5.3.2)
Denizden yol almış olanlar Kerasus'tan aynı yolla
ayrıldılar öbürleri yollarına karadan devam ettiler. Mossynoik'lerin
sınırına varılınca bu halkla ilşkileri olan Trapezus'lu Timesitheus
topraklarından geçerken dost mu yoksa düşman kabul edileceklerini sormak
için elçi olarak gönderildi...” (Anabasis 5.4.12).
Pseudo- Skylax'ın Coğrafya Notları (34-36)
MÖ 335 yılına doğru PseudoSkylax tarafından hazırlanan
bir coğrafya kitabında da Kolkha ülkesi ile ilgili bilgiler yer
almaktadır. Bu kayıtlarda daha kuzeydeki bazı Sarmatia kabilelerinin
isimleri sıralandıktan sonra Kolkha sahilleri hakkında bilgiler verilir.
Buna göre sahilde kuzeyden güneye sırasıyla Dioskuria [Bugünkü Sohumi
kenti] Gyenos [Muhtemelen bugünkü Oçamçire yakınlarında] ve Phasis
[Muhtemelen bugünkü Poti yakınlarında] isimli Yunan koloni kentleri ile
Gyenos Kherobios Khorsos Arios ve Phasis isili akarsular bulunur.
Phasis'den sonra da sırasıyla güneybatıya doğru Ris İsis
ve Latronun isimli akarsular ve Apsaros bulunur. Ardından da Byzeri
[farklı kaynaklarda Buzeri ya da Bueri olarak da geçer] kabilesi ile
Daraanon ve Arion dereleri Ekekhiri [Farklı kaynaklarda Ekriti ]
kabilesi Pordanis [Farklı kaynaklarda Byritanis olarak da geçen bugünkü
Furtuna deresi] ve Arabis dereleri [Farklı kaynaklarda rkhabis olarak da
geçen bugünkü Arhavi deresi] dereleriLimne kenti ve Odini isimli Yunan
koloni kenti ve ardından Bekhiri limanı Bekhiri kabilesi ve yine Bekhiri
adıyla anılan Yunan koloni kenti Makrokephali kabilesi[Uzun kafalılar
anlamına gelen Mkarokephali tabiri Makhroni adıyla bilinen ve bu
bölgenin yüksek kesimlerinde yaşayan yerli bir kabileye Yunanlılarca
yakıştırılmış bir isim olmalıdır. Xenophon da aynı kabileyi Makron
adıyla kaydetmiştir].
Skylax sahil boyunca sıraladığı tüm bu yerlerin dışında
Kolkha ülkesinin iç kısımlarında Phasis nehrinden yaklaşık 30-35 km iç
kısımlarında olduğunu belirttiği ancak ismini açıklamadığı yerlilere aiy
büyük bir kentin varlığı da belirtilmektedir.[Müller K.(1855)].
Skylax'ın bahsettiği bu kent muhtemelen Phasis nehri havzasında bugünkü
Vani mevkiinde kalıntılarına ulaşılan antik Kolha kentidir. Bu bölgede
yıllardır yürütülen kazılar sonucu Kolkha uygarlığına ait bir çok
buluntu elde edilmiştir. Bu yerleşime ait kalıntılar yine Sairkhe
civarında bulunan diğer bir antik Kolkha yerleşim kalıntılarıyla
birlikte şu ana dek ulaşılabilen en büyük iki yerleşlim kalıntılarıyla
birlikte şu ana dek ulaşılabilen en büyük iki yerleşimden birinin ve
muhtemelen de Kolkha başkentinin izlerini günümüze taşımaktadır.
Kolkhalıların yazı dilleri olmaması nedeniyle Kolkha ülkesinin bu en
büyük kentinin ismine dair kesin bir kayda ulaşmak mümkün olmamaıştır.
Ancak D. Braund'a göre; son dönem kazılarda bu kentin
kalıntıları arasında bulunan bronz bir parça üzerinde yer adı olarak
geçen “Souris” şeklindeki bir yazı coğrafyacı Ptolemeus'un Kolkha
haritesında görülen ve ondan önce de Plinius tarafından bahsedilen
Surium kentinin ismiyle benzeşmektedir [Braund D (1994)]. Plinius'Un
kendi döneminde Phasis havzasında ayakta kalabilmiş tek Kolkha kenti
olarak tanıttığı Surium kenti büyük ihtimalle Skylax'ın kayıtlarında da
“yerlilere ait büyük kent” olarak geçen yerleşimdir ve Braund tarafından
işaret edildiği gibi bugünkü Vani civarında bulunan kalıntılar da ine
aynı kentin harabeleri olmalıdır... Bu kalıntılar arasında özellikle
Skylax'ın yaşadığı döneme ait zengin buluntular elde edilmesi bu
bilgileri doğrulamakta; aynı zamanda yine bu kalıntılar arasında bulunan
ve Kolkhalı yöneticilere ait oldukları düşünülen [Braund D (1994)] bir
grup damga Surium kentinin o dönemde Kolkha ülkesinin başkenti
olabileceğini göstermektedir. Bu damgaların büyük olanında Grek harfleri
ile “Kral Melabe” yazmaktadır. Daha küçük olan diğer damgalarda ise
“Khorsip” “Orazo” ve “Ermo...” isimleri okunmaktadır [TsetskhladzeG.R.
(1991)] ve bu diğerleri kraldan sonra gelen Kolkhalı yöneticilere aitmiş
gibi görünmektedir.
Büyük İskender Dönemi Ve Sonrası (37-41)
Büyük İskender'in Pers İmparatorluğu'nu ele geçirerek
Önasya'da İran egemenliğine son verdiği yıllarda Doğu Karadeniz'De
varlığını devam ettirmekte olan Kolkha krallığı bu gelişmelerden
etkilenmemiş ve bağımsızlığını korumuştur. Bu yıllara tarihlendirilen
çok sayıda Kolkha sikkesi ülkede merkezi bir siyasi otoritenin varlığını
göstermektedir.
Bu yüzyılda gelişen arz talep ilişkileri sonucu Doğu
Karadeniz'de dış pazarlara yönelik köle ticareti oldukça yoğunlaşmıştır.
Özellikle Yunanistan'da ve Kırım bölgesinde elde edilen arkeolojik
bulgular bu ticaretin izlerini günümüze kadar taşımaktadır. Bu
bölgelerde bu döneme ait kayıtlarda sıkça rastlanan “Kolkh” ve “Kolkhos”
benzeri insan isimlerinin Kolkha kökenli köleleri ve onların soylarını
temsil ettiği düşünülmektedir [Braund D ve Tsetskhlazde G.R. (1989)]. Bu
döneme tarihlendirilen Yunanistan'da çömlek imalatında çalıştırılan bir
grup kölenin puantaj tablosu da bu yöndeki örneklerden sadece bir
tanesidir. Bu tabloda etnik kökenleriyle ya da isimleriyle tanımlanan
köle listesi içinde Kolkh ibaresine de rastlanmaktadır.
Hayavancılığı konu aldığı bir yazısında Aristoteles
Phasis bölgesindeki küçük cins sığırların Yunanistandaki büyük sığırlara
göre çok daha fazla süt verimine sahip olduğunu belirtmektedir.
Kolkhalıların sadece hayvancılıkta değil diğer alanlardaki gelişmişlik
düzeyleri de ilgi çekici ayrıntılarla günümüze ulaşmıştır. Xenophon
“avcılık” isimli bir çalışmasında keten dokumalarıyla tanınan
Kolkhalıların ürettikleri kendir iplerinin de ağ yapımındaen makbul
malzemelrden biri olduğunu vurgulamaktadır. Çok eski bir ****lurji
birikimine sahip olan Kolkhalılar para basımı konusunda da oldukça
yetenekliydiler. Elde edilen arkeolojik bulgular onların bu
potansiyellerini kendi Kolkha sikkelerinin dışında da kullanılmış
olduklarını göstermektedir.
Kolkhalılar gerek bu yıllarda; gerekse MÖ 323 yılında
Büyük iskenderin ölümünden [SuzanneB (1998)] sonra ve onun halefi olan
Lysimakhus döneminde; kendi sikkeleri dışında bol miktarda sahte
Makedonya sikkesi de basarak ülkeler arası dolaşıma sokmuşlardır.
Kolkha'da basılan bu taklit sikkelerin Makedonyalıların siyasi
itibarlarından yararlanılarak Kuzey Kafkasya'dan Orta Avrupa'ya kadar
çok geniş bir alanda piyasaya sürülmüş olduğu anlaşılmaktadır. [Golenko
K.V. (1972)].
Doğu Karadeniz ile ilgili gözlemleri dolaylı olarak
günümüze ulaşmış olanlardan birisi de MÖ 283 YILINDA Mısır kralı olan
Philadelphus'un [TsetskhladzeGR 1993] Timosthenes isimli donanma
komuatnıdır. Plinius'un Timosthenes'i referans olarak göstererek
aktardığı bir rivayete göre; Kolkha ülkesindeki sahil kenti Dioskuria [Sokhumi]
o zamanlarda farklı diller konuşan 300 ayrı kabilenin uğrak yeriydi ve
buradaki tüccarlar ticari faaliyetlerini yürütebilmek için kadrolarında
130 kişilik bir çevirmen kadrosu bulundururlardı [Rackham H. (1942)].
Gerçekten de bu yıllarda kendi sikkelerini basan bağımsız bir Yunan
koloni kenti olan Dioskuria bölge ticaretinin en öenmli merkezlerinde
birisi durumundaydı [Bernhard M.L. (1976)].
Bir sonraki yüzyılın başlarında basıldığı tahmin edilen
ve üzerinde “Kral AKİ” İBARESİ BULUNAN Kolkha sikkeleri Kolkha
Krallığı'nın bu yıllarda da varlığını devam ettirmekte olduğunu
göstermektedir. Kral Aki sikkelerinin bilinen iki örneğinden birisi
merkezi Kolkha'nın iç kısımlarında Tsulukidze civarında diğeri ise
Trabzon yakınlarında bulunmuştur. [Braund D (1994)]. Yine aynı dönemde
MÖ 144 yılına kadar olan gelişmeleri yazan Yunan tarihçisi Polybius
eserinin bir bölümünde Yunanistan ile Karadeniz ülkeleri arasındaki
ticari ilşkilere dair bilgiler vermekteir. Buna göre Karadeniz ülkeleri
büyükbaş hayvan ve köle kaynakları açısından oldukça bereketlidir. Aynı
bölgenin diğer ideal ürünleri “bal balmumu ve tuzlanmış balık” olarak
sıralanır. Polybius'a göre Yunanlılar ithal ettikleri ürünlere karşılık
bölgeye “zeytinyağı ve şarap ihraç” etmektedirler. [Braund D ve
Tsetskhladze G.r. (1989); Paton W.R. (1922)] Bahsedien tüm bu ticari
ürünler diğer antik çağ kaynaklarında da Doğu Karadeniz sahillerinin
önemli ihraç ürünleri olarak geçmektedir ve söz konusu ticaretin
ağırlıklı olarak gerçekleştiği yer de muhtemelen Kolkha ülkesidir.
Mithridat Egemenliği Dönemi (42-44)
Büyük İskender döneminde İran egemenliğine son
verilmesinin ardından Anadolu'da bir çok eni siyasi oluşum ortaya çıkmış
çoğu İran kökenli olan eski valiler kendilerini bulundukları bölgelerin
kralı olarak ilan etmişlerdi. Bunlardan biri de Karadeniz Kapadokyası
olarak bilinen bölgede Amasya kentini kendilerine yönetim merkezi olarak
bilinen bölgede Amasya kentini kendilerinine yönetim merkezi olarak
seçen İran menşeli Mithridat hanedanıdır. MÖ 114 yılında iktidara gelen
Mithridat VI Eupator'un saltanatı sırasında en parlak çağını yaşayan bu
hanedan batılı kaynaklarca daha sonra farklı ünvanlarla anılmış olsa da
gerçekte; Mithridatların yaşadığı çağa tanıklık eden tarihçiler bu
siyasi oluşumu genellikle krallarının ismi ile anmışlardır. Dönemin
kaynaklarında sadece Mithridatların şahsi iktidarları ön plana
çıkarılmış ve son kral Mithridat VI'dan söz edilirken de her hangi bir
ülke ya da devlet adı anılmadan sadece “Büyük Kral Mithridat” ya da
“Mithridat Eupator” ünvanları kullanılmıştır. [Walton F.R. (1957) f.r.
(1967); Platon W.R. (1926).
Mithridat VI saltanatının ilk yıllarında başkentini önce
Amasya'dan Sinop'a taşımış sonraki yıllarda egemenlik alanı Trakya ve
Yunanistan'a doğru genişlediğinde de Ege sahillerindeki Bergama kentini
yeni yönetim merkezi olarak belirlemiştir. MÖ 110 yılına doğru Kolkha
ülkesini de egemenliği altına alan Mithridat bu ülkeyi valileri
aracılığıyla yönetmeye başlamıştır. Mithridat egemenliğinde Kolkha
ülkesinin durumu ile ilgili bilgiler oldukça yatersiz olmakla birlikte
MÖ 83 yılında Kolkhalıların ayaklanması ve valinin değiştirilmesi
talebinde bulunmaları bu dönemde bölgeye ilişkin tarihsel kayıtlarda yer
almaktadır. [Dundua G.F ve Lordkipanidze G.A. (1979).
MÖ 65 yılında Romalılara karşı yürüttüğü savaşı kesin
olarak kaybeden ve Anadolu'daki egemenliğinden vazgeçmek zorunda kalan
Mithridat son çare olarak Kırım bölgesindeki topraklarına giderek
hükümranlığını orada sürdürmeye karar verir. Bu yolculuğunda Roma
donanmasının Karadenizdeki varlığı nedeniyle kara yolculuğunu tercih
eder ve Karadeniz'in doğusundan Kolkha ülkesi toprakları üzerinden
geçerek Kırım bölgesine ulaşır. Onun bu maceralı yolculuğu ile ilgili
olarak aktarılan rivayetlerde özellikle Kolkha'nın kuzeyindeki
sahillerde karşılaştığı yerli kabilelere ve onlarla olan ilişkilerine
değinilir;
Mithridat'In kendi ülkesini terk edip Bosphorus'a kaçtığı
dönemde Heniokhi'lerin dört kralı vardı. Mithridat onların ülkesinden
herhangi bir engelleme ile karşılaşmadan geçebilmiş; ancak Zygi
kabilesinin topraklarından geçerken bu memleketin engebeli sarp arazisi
ve sakinlerinin vahşiliği nedeniyle yolun büyük bir kısında ancak
denizin kenarından yürüyerek ilerleyebilmiş Akhai topraklarına zorlukla
ulaşabilmişti. (Strabon 11.2.13)[Jones H.L. (1917)].
Roma Egemenliği Dönemi (Sf.45-47)
MÖ 64 yılında Roma imparatoru Pompeius Mithridat'a karşı
kazandığı seferin ardından daha önce Mithridat'ın egemenliği yada etkisi
altında olan ülkelerin yönetimlerini savaşta kendisini destekleyen
müttefik dostlarına paye olarak dağıtmıştır. Bu paylaşım sırasındaKolkha
ülkesi de Aristarkhus adıyla bilinen yerli bir derebeyinin mülkiyetine
verilmiştir. Kendisini Kolkha kralı olarak ilan etmiş ve adına sikkeler
bastırmış olmasına rağmen Aristarkhus'un Kolkha ülkesinede merkezi bir
otorite kuramadığı ve doğrudan Roma'ya bağlı yerel bir vali olmanın
ötesine geçemediği düşünülmektedir. Bastırmış olduğu sikkelerden birinin
üzerinde yer alan “onikinci yıl” ibaresi onun MÖ 52 yılında da
saltanatını devam ettirmekte olduğunu göstermektedir [Golenko K.V
(1974)].
Antik çağda Kolkha kültüründe önemli bir olgu olan “Güneş
Tanrı” kültü onun sikelerinde de izlerini devam ettirmiştir. Sonraki
yıllarda Roma imparatorluğu'nda Pompeius ile Sezar arasındaki iktidar
mücadelesi bağlı devletleri de kapsayan büyük bir iç savaşa dönüşmüş ve
bu dönemde Kolkha ülkesi de bu gelişmelerden etkilenmiştir. Latin şairi
Lucan Roma iç savaşını konu alan “Pharsalia” isimli eserinde Pompeius'un
müttefikleri arasında Kolkhi ve Heniokhileri de saymaktayız. Yine aynı
dönemde MÖ 48 yılına doğru Mithridat'ın oğlu Pharnak Roma'daki iç
karışıklıklardan yararlanılarak Kolkha ülkesini istila etmiş ve ardından
Romalılarca yenilgiye uğratılmıştır. (Braund D. 1994).
Romalı mimar Vitruvius MÖ 25 yılına doğru yayınladığı (Slivnik
L. (1997) on ciltlik ünlü eserinde farklı kültürlerin farklı inşaat
tekniklerinden ve mimarilerinden bahsederken Kolkhalıların kendilerine
özgü ahşap konutlarına ve yapı tekniklerine değinir;
Karadenizdeki Kolkhi kavmi bol kereste kaynaklarına
sahiptir ve onların yapı teknikleri de bu kaynaklara bağımlıdır.. Onlar
iki ağacı zeminin üzerine paralel bir şekilde yatırarak aralarında bir
[Sadece pasaj sakinleri
linkleri görebileceklerdir. lütfen kısa bir vaktinizi ayırın ve
pasajımıza üye olun..
]
boyu mesafe bırakırlar sonra da bunları; üzerlerinde uç kısımlarından
karşılıklı iki ağaç daha koyarak birleştirirler. Bu belirlenmiş alan
içinde kalan yer evin iç kısmı olur. Bu dört kenardaki duvar aynı
şekilde üstüste ağaçlar koyarak yukarıya doğru yükseltilir. Böylece
köşelerde her ağaç bir diğerini düşey olarak desteklemiş olur. Ağaçların
kalınlıklarına bağlı olarak arta kalan karşılıklı boşluklar çamurla ve
küçük parçalarla kapatılır. Çatının yapımı için deaynı yöntem uygulanır.
Ağaçların uzunlukları aşamalı olarak azaltılarak köşeler arası mesafe
giderek daraltılr ve böylece piramite benzer bir çatı formu elde edilir.
Çatıyı dal parçaları ile ötrterler ve üzerini balçıkla
sıvarlar. Böylece onların bu dört kenarlı çatıları kabaca bir tonoz
şeklini almış olur. (Vitruvus; De Architectura II1 4) [ Granger F.(1931)
]
Vitruvius'un eserini yazdığı bu yıllarda Roma
imparatorluğu da doğu eyaletlerinin yönetimi ile ilgili yeni
düzenlemeleri yürürlüğe koymuştur. Buna göre bugünkü Trabzon ve çevresi
Amasya'da hüküm süren “Polemon” hanedanının yönetimine verilmiş ve bu
şekilde bu bölgeyiğ de içine alacak şekilde Roma'ya bağlı “Karadenzi
Polemonia Krallığı” kurulmuştur. Kolkha ülkesi de MÖ 8.yılında Kral
Polemon I'in ölümünden sonra tahta geçen kraliçe Pythodoris tarafından
Polemonia Krallığı'nın topraklarına dahil edilmiş ve bu kraliçenin
saltanatı süresince Polemonia Krallığı'nın egemenliği altında kalmıştır.
[Braund D (1994)]
Strabuon'un Notları
Çağının en önemli coğrafya kitabını yazan Amasyalı
Strabon daha sonra yaptığı bazı düzeltme ve eklemelerin dışında büyük
kısmını en geç MÖ 5 yılına doğru tamamladığı düşünülen [Dilke O.A.W.
(1985)] bu eserinde Doğu Karadeniz sahilleri ile ilgili önemli biğlgiler
vermiştir. Strabon Doğu Karadeniz'den bahsettiği bölümün ilk kısmında
Kolkha'nın kuzeyindeki sahillerde yerleşik olan denizci kabilelerin
yaşam biçimleri ile ilgili ayrıntılı bilgiler verir;
Kafkas dağlarının uzantısı olan bu sarp ve dağlık sahil
kesiminde kuzeyden günye sırasıyla Achaei Zygi ve Heniokhi kabilelerinin
toprakları yer alır. Bu insanlar denizde korsanlık yaparak geçinirler.
Onalrın Yunanlılarca “Kamarae” olarak isimlendirilen küçük ve hafif
tekneleri ortalama yirmibeş en fazla otuz kişi alabilecek boyutlardadır
Gerektiğinde bu tekneleri süratle bir araya toplayarak
korsan filoları oluştururlar ticari gemilere ülkelere ve sahil
kentlerine saldırılar düzenlerler bu şeklide denizdeki hakimiyeti
ellerinde tutarlar. Ve hatta onlar bazen Kırım sahillerindeki
topluluklarla işbirliği yaparak dönüş yolunda ve bu iskelelere ve Pazar
yerlerine uğrarlar elde ettikleri ganimetleri elden çıkararak
ihtiyaçlarını temin ederler. Memleketlerine döndüklerinde ise
teknelerini sahilde bırakmayarak omuzlarında karaya çıkarırlar ve onları
ormanların arasında yer alan barınaklarına kadar götürürler. Yeni bir
sefere çıkacaklarında da teknelerini tekrarsahile götürürler. Ve bu
sahillerde yerleşik kabilelerin tümü her zaman bu tür korsanlıklarla
geçinirler; gece yada gündüz adam kaçırma amacı amacı ile ormanlık
sahillerde gizledikleri tekneleriyle pusuya yatarlar ve bu şekilde esir
aldıkları insanlar için hemen bir fidye tutarı belirleyerek onların
yakınlarına haber gönderirler
Bu insanların yaşam biçimi böyledir. Onlar “asa
taşıyanlar” [“Skeptukhi” olarak adlandırılan kabile şeflerine
bağlıdırlar ama asa taşıyanların' kendileri de bir tiranın veya bir
kralın tebasıdır.” ( Strabon 11.2.1213) [ Jones H.L. (1917)].
Sahildeki denizci toplulukladan farklı olarak Kafkas
dağlarının Güneybatı yamaçlarında oturan dağlı topluluklar da sahil
bölgelerinde Pazar yerleri ile ticari ilişkiler içindedirler. Starbon
eserinde bu dağlı kabilelerden de bahseder;
Bölge halkı çoğunlukla tuz satın almak için Dioskuria
[Bugünkü Sokhumi kenti] kentinde toplanır. Bu kabilelerin bazıları
yüksek dağ yamaçlarında dar vadilerin arasındaki mekanlarda yaşarlar.
Çoğunlukla av hayvanlarıyla yabani meyvelerle ve süle beslenirler.
Dağların dorukları kışın geçit vermez ama bu insanlar yaz aylarında
işlenmemeiş öküz derisinden yapılan ve karda buzda yürüyebilmek için
çivilerle donatılan davulo gibi geniş ayakkabıları ayaklarına geçirerek
oralara çıkarlar ve yükleri ile birlikte postların üzerine oturup
kayarak aşağıya inerler. [Strabon 11.5.6] [Jones h.l. (1917) ]
Doğu Karadeniz'de sarp kayalık sahillerde oturan ve
denizcilikle geçinen topluluklar [ Eski kaynaklarda bu toplulukların
tamamı coğrafi ayrım gözetilmeksizin Heniokhi adı anılmaktadır.
“Heniokhi” tabiri ortak bir soydan çok ortak bir yaşam biçimini ifade
ediyor gibi görünmektedir.] ile dağlık kesimlerde yaşayan dağlı
toplulukların dışında; üretim ilişkileri ve yaşam biçimleri açısından
üçüncü temel gurubu teşkil eden merkezi bölgelerdeki ova toplumu da
Srabon tarafından ayrıca değerlendirmişler. Uzun süredir Yunan kültürü
ile yakın ilişkiler içinde olan merkezi Kolkha halkı diğer batılı antik
yazarlar gibi Strabon'u gözünde de nisbeten daha uygar bir toplum
görünümündedir;
Bunun dışında Kolkhida ülkesinin arta kalan bölümünün
büyük kısmı Karadeniz sahili üzerinde yer alır ve büyük bir nehir olan
Phasis bu sahilin orta yerinde denize dökülür. Bu nehir kaynağını Ermeni
ülkesinden alır ve komşu dağlardan çıkan Glaucus ile Hippus nehirleri
ile birleşerek denize dökülür...
Phasis nehri vasıtasıyla Sarapana kentine kadar
ulaşılabilir. Burası tüm kent nüfusunu içinde barındırabilecek
genişlikte surlarla çevrilidir ve buradaki insanlar karadan bir yol
aracılığı ile dört günde Kyrus nehrine ulaşabilirler. Phasis nehri
üzerinde kurulu bulunan ve yine Phasis ismini taşıyan bir kent
Kolkhalıların Pazar yeridir. Bu kent bir cephesinden bir göl bire
cephesinden nehir ve diğer cephesinden denizle çevrili olarak doğal bir
korunmaya sahiptir. Oradan insanlar deniz yolu ile ik üç günlük bir
seyehatla Amisus ve Sinope'ye gidebilirler. Zira sahil boyu nehir
ağızları sayesinde mutedildir.
Bu ülke hem ürünleriyle hemde gemi inşaasına yönelik her
konuda mükemmel düzeydedir; balları hariç zira balları oldukça serttir.
Üretilen keresteler nehirlerin üzerinde aşağılara taşınır ve halk başta
keten olmak üzere kendir balmumu ve zift üretimi ile uğraşır. Öncelerden
beri dış ülkelere keten ihraç ettiklerinden keten kumaşı imalatında
yaygın bir ün kazanmışlardır. (Strabon 11.2.17) [Jones H.L. (1917)]
Phasis nehri boyunca doğuya doğru ilerleyerek Kolkha
ülkesinin doğu komşusu olan İberia sınırına kadar ulaştığı anşlaşılan
Strabon bu güzergahla ilgili gözlemlerinin yanısıra İberia ile Kolkha
arasındaki coğrafi sınıra dair bilgiler de aktarmaktadır;
Onların ülkesine dört ana geçiş vardır; biri Sarapana
üzerinden ki burada dar geçitlerin arasında bir Kolkhi kalesi bulunur bu
geçitlerin arasında nehrin dolambaçlı rotası yüzünden 120 tane köprü
yapılmıştır. Bu bölgede ağır sağanak yağmurlar zamanında seller
nedeniyle derin yarıklar oluşur ve nehir şiddetli yoğun akıntıyla
Kolkhida'ya iner.
Bu şekilde Kolkhida'dan Iberi'ya geçiş imkanları
kayalıklarla kalelerle ve derin vadilerden akan nehirlerle engelenmiş
durumdadır.” (Strabon 11.3.4)
Heniokhiler
MS 9 yılında bugünkü Romanya'nın sahil kenti Köstence'ye
sürgüne gönderilen ünlü Latin şairi Ovidius; burada yaşadığı dönemde
dostlarına yazdığı manzum mektupları “Karadeniz'den Mektuplar” isimli
eserinde toplamıştır.
Bunlardan birinde; MS 14 yılında dostu Albinovanus'a
yazdığı bir mektubunda da Karadeniz'e dökülen ünlü nehirleri sayarken
bunların arasında çok bilinen Phasis nehrinin yanısıra yine Kolkha
ülkesinde olduğu bilinen Penius nehrinide sayar. Ayrıca yine aynı
mektubunda daha önceki antik yazarlarında bahsettiği Doğu Karadenizli
Heniokhia korsanlarından söz eder. Ovidius'a göre; Heniokhia korsan
gemileri gemicilere büyük zararlar vermektedirler ve Doğu Karadenizli
korsanlar yalnız kendi bölgelerini değil Batı Karadeniz'i de tehdit
etmektedirler [ richmond J. (1995); Dürüşken.Ç (1999)] Ovidius'Un
mektubundaki bu küçük ayrıntı o sıralar tüm Karadeniz'de dehşet saçan
heniokhilerin geniş bir coğrafyada etkin olduklarını ve aynı zamanda
denizaşırı korsanlık yapabilecek düzeyde köklü bir deniz kültürüne sahip
olduklarını göstermektedirler. [ bu ayrıntı aynı zamanda Heniokhi
kabilesinin kökeni ile ilgili yorumlar açısından da önem taşımaktadır.
Zira yerli isimleri fonetik açıdan olabildiğince en yakın
Yunanca sözcüklere yakıştırarak kaydeden antik Yunan yazarları bu
kabilenin (özgün şeklini bilmediğimiz) ismini de “Heniokhi” oşlarak
yazmışlardır ve Heniokhi sözcüğü de eski Yunanca “Arabacılar” anlamına
gelmektedir. Bu isimden yola çıkan bazı araştırmacılar yerli isimler
üzerinde Yunan merkezli mitolojik ve etimolojik yorumlar yapma
alışkanlıkları olan antik Yunan yazarlarının hatalarını aynı şekilde
devam ettirmişlerdir. Oysa Heniokhi ismi altında ifade edilen denizci
Kolkha kabilelerinin tarihsel yerleşim alanları kuzeyde de güneyde de
sarp kayalıklardan oluşan dar sahil şeritleridir ve o çağlarda söz
konusu sahillerde değil “atlı araba” tek başına “at” kullanımı dahi
mümkün değildir. Tarihsel yorumlar yaparken ilgili çağların coğrafya ve
tabiat koşullarının gözardı edilmesi bu tür yorum hatalarını kaçınılmaz
kılmaktadır.].